DENEMEMELER

HANGİ TAHTIN HANGİ OYUNLARI? Game of Thrones vs. Muhteşem Yüzyıl

image

Fantastik iki dizinin fantastik kıyaslarından ibaret güzide yazıma hoş geldiniz. Peşin peşin uyarıyorum ki bana itiraz etmek için öncelikle iki diziyi de bölüm atlamadan izlemiş olun ya da sonuna dek çenenizi kapalı tutun.

Game of Thrones’un uyarlandığı kitap serilerini okumadım. Diziye başlamak için de her ne kadar korkunç bir çaba göstersem de 3. sezon başlamadan evvel ilk iki sezonu çaktırmadan bitirdim. Nedendir bu çaba, açıklayayım. Dizinin ilk bölümü yayınlandığı anda olay oldu. Herkes ondan bahsetmeye, birbirine tavsiye etmeye başladı. Evet, ben de “herkesin izlediği şeyi, herkes izliyor diye izleyemeyenler”denim. Fakat dizi/film zevkine güvendiğim iki ayrı insanın ısrarıyla izlemeye karar verdiğimde, birbirini tanımadığından emin olduğum bu iki insan da karakterleri ve krallıkları anlatmaya başlayınca, duyduğumu aklımda tutarak izlemeyi denediğim dört seferde de uyudum. Latife etmiyorum, gerçekten uyudum. 2. sezon bittikten sonra verilen arada kimseler diziden bahsetmezken, sessiz sedasız izlemeye başladığımda hakkında duyduğum her şeyin üzerini kapattım ve tamamen objektif bir biçimde niyet ettiğimden olsa gerek, izleyecek dizi bulamamanın da katkısı barizse de, izleyip kenara kaldırdım.

Fakat o sakin kafayla seyir halindeyken, sırf senaryosu hatırına izlemeye başladığım Muhteşem Yüzyıl’la aralarındaki bazı benzerlikleri görünce de gayet şaşırdım. Birinin diğerinden araklandığını kastetmiyorum elbette ki iki dizinin yayın hayatına başlama tarihleri arasında sadece üç ay var.

Gelelim kıyasımıza. Şimdiden uyarayım buradan sonrası spoiler cenneti, buradan çıkış yok!

image

Game of Thrones’un, neden olduğunu bilmediğim bir şekilde herkesin hastası olduğu Daenerys Targaryen, bir süre sonra Khal Drogo’yla yaptığı evlilikten sonra Khaleesi ünvanını alan karakterinden başlayalım. Khaleesi, hiç istemediği halde bir adamla evlendirilir, o adamın dünyasına yabancıdır ama bir süre sonra kendisinden hoşlanmaya başlar. İstediği tahta ulaşmak için başta araç olan Khal Drogo’ya âşık olur ve onu memnun etmek için elinden geleni yapar, hatta bunun için bir fahişeden de özel ders alır. Bir süre sonra birbirlerine “ayım, güneşim” demeye başlarlar ve Khaleesi, Khal Drogo’yu değiştirir, nihayetinde ölümüne sebep olur, küllerinden doğarak peşinden gelen bir avuç insanla birlikte tahta doğru yürür.

image

Muhteşem Yüzyıl’ın mümkün olduğunca yazılı tarihe bağlı kalarak oluşturulan senaryosundaki Hürrem Sultan’a gelelim. Alexandra, Rutenya’dan ailesi öldürüldükten sonra İstanbul’a getirilir. İstemediği halde bir padişahın haremine girer. Ve kendisine bunları yapan “barbar Türkler”den intikam almasının yolunun, haremi ve de dünyayı yönetmesiyle olabileceği dank edince kendini padişaha beğendirir. Haremine girer. Gel gör ki Sultan Süleyman’a âşık olur. Onu memnun etmek için elinden geleni yapar (ki din bile değiştirir) ve padişah da bu cariyenin aşkına karşılık verir. Birbirlerine “ayım, güneşim” diye hitap da ederler ve Hürrem Sultan Süleyman’ın aldığı pek çok önemli kararda etkili olmaya, kendisini değiştirmeye başlar.  Hürrem de küllerinden doğdu ve resmen bir hükümdarlığı yönetti diyebiliriz.

Game of Thrones’ta Khal Drago, Khaleesi’ye bir at hediye eder.

Muhteşem Yüzyıl’da da Sultan Süleyman, Hürrem’e bir at hediye eder.

Game of Thrones’ta ejderhalar vardır:

Muhteşem Yüzyıl’da da bir ejderha vardır. Önce hanedana fal bakan falcı görür bunu kumlarda:

Burada kastettiği ejderha kızıl saçlarıyla Hürrem’dir elbette. Fakat bir sonraki bölümde ejderha rüyasına girer Hürrem Sultan’ın. Bir yerli dizide nihayet ejderha görürüz ki hiç fena değil şaka maka efektler de.

Game of Thrones’un ilk bölümünün kuzey krallığında geçen sahnelerinin birinde kaçak bir “karga” infaz edilecektir. Eddard Stark, infazı kendi gerçekleştirecektir ve çocuklarının en küçüğü olan Bran’in de gelmesini ister. Bran gelir, infazı izlemeye başlarlar ve ailenin “piçi” olan Jon Snow Bran’e yanaşır ve gözlerini infazdan ayırmamasını, babalarının anlayacağını söyler. Bran de söyleneni yapar. Savaşçı olarak yetiştirilen asil bir aileden gelen çocuğun o yaşlarda dahi “korkak” olmaması mühimdir. Keza infazdan sonra Eddark Stark oğluna dönüp bakar ve başını çevirmediği için gurur duyar.

MuhteşemYüzyıl’da tarihte Sarı Selim diye bildiğimiz Hürrem’den doğma şehzade, tam olarak Bran Stark’la aynı yaşlardayken babası Sultan Süleyman tarafından sefere götürülür. Asker olarak yetiştiriliyordur ve hanedana mensuptur. Doğal olarak “korkak” olmaması mühimdir. Selim’e bir infaz izletilir. Şaşkınlıktan dona kalan şehzade, infazdan sonra tüm yeniçeri ocağının karşısında kusar ve rezil olur. Bakınız Jon Snow olmasa Bran Stark tam ne hale gelecekti? 

Sonra bir başka infazda Selim’in ablası Mihrimah Sultan’la evlenecek olan Rüstem Paşa, Jon Snow rolü üstlenir ve Selim’i gözlerini ayırmaması konusunda uyarır. Ve Selim uyarıyı dikkate alır, gözlerini ayırmaz. Babası Sultan Süleyman’ın takdirine mazhar olur. 

Game of Thrones’ta bir nevi “sarı çiyan” diyebileceğimiz Cersei Lannister karakterine gelelim. Oğlunu tahta çıkarmak için bin türlü hile yapar. Terbiyesizin tekidir. Sonraları oğlunun tam bir şerefsiz olması sebebiyle de epey sorun yaşar. Kocasına ihanet eder, kardeşine âşıktır. Hatta çocukları da kardeşindendir. 

Muhteşem Yüzyıl’da da adeta bir “kara çiyan” diyebileceğimiz Şah Sultan karakteri var. Kocasını veziriazam yapmak için türlü dalavereler çevirilir. Bu uğurda Ayaz Paşa’nın koynuna vebalı bir cariye bile sokar. Nihayetinde emeline ulaşır. Ama aslında Şah Sultan da kardeşi Hatice Sultan’ın padişah Sultan Süleyman’ın emriyle öldürülen kocası Pargalı İbrahim’e âşıktır. 

Game of Thrones’ta dünyadan bihaber, evlenme ve asalet meraklısı “leydi” Sansa Stark karakterine karşı Muhteşem Yüzyıl’da da çocukluğundan itibaren Malkoçoğlu Bali Bey’le evlenmeyi kafaya koymuş olan Mihrimah Sultan’ı gösteriyorum. Sansa da geldiğimiz bölüme kadar bakınca, istemediği biriyle evlenmek zorunda kalacak gibi görünüyor. Mihrimah Sultan’ın hiç hoşlanmadığı Rüstem Paşa’yla olan düğününü de kısmetse haftaya yapıyoruz haremde.

Game of Thrones’ta tırmandığı duvardan düşerek uzun süre yatakta kalan ve ayaklarını kaybeden Bran Stark evin en küçüğüdür. Ve üçüncü sezonda öğrendik ki başka yetenekleri var Bran’in. İlerleyen zamanlarda daha da göreceğiz bunu muhtemelen. 

Muhteşem Yüzyıl’da doğuştan omurga kemiklerinde problem olan hanedanın en küçük şehzadesi Cihangir ise kamburdur. Ve dizide işlenmedi fakat Cihangir, kardeşleri arasında aslında en zekisi ve idari işlere en meraklısıdır. Sonraları Sultan Süleyman’a fikir verme babında çok faydası olacaktır.

Game of Thrones’ta sürekli ölü doğum yapan Stannis Baratheon’un karısı Selyse Florent epeyce “kaçık” bir kadındır ki bir kaleye hapsedilmiştir. Kocası kendisini Kızıl Kadın Melisandre’nin kollarına bırakır, karısını aldatır ki kadın için bu sorun da olmaz. Malum, yemiş kafayı.

Muhteşem Yüzyıl’da da Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Hatice Sultan kendi çocuğunu emzirirken uyuyakalır ve onun ölümüne sebep olur. Bir de düşük yapar hatta. Nihayetinde bir ikiz doğurur ama tüm bunlar, kocasının Nigar Kalfa’yla olan münasebeti ve en nihayetinde de öldürülmesiyle kafayı epeyce yer.

Nihayetinde daha pek çok ince detay var her iki dizide de birbirine benzeyen ve açıkçası beni eğlendiriyor bu durum. Aman efendim Game of Thrones çok edebiymiş, çok efsaneymiş falan diyenlere Sultan Süleyman da şiir yazıyor, diyebilirsiniz.

Bir başka fantastik tespit yazısında görüşmek dileğiyle, esen kalın.

Not: Yazı Paslanmaz Kalem‘de 13 Mayıs 2013‘te yayınlanmıştır. 

sinema Posted 5/21/13 @ 6:32 PM #

Tarihte, sinemada, TV’de, emmesiyle gömmesiyle SPARTACUS

image

Dünya genelinde “absürd”lüğü elbette tartışırız, fakat Türkiye sinemasında bu işin kralı Natuk Baytan’dır. Kemal Sunal’ın başrollerinde oynadığı nice filmi yönetmesi bir yana, kendisi aslında Cüneyt Arkın’ın tarihi film serileri olan Battal Gazi, Malkoçoğlu ve Kara Murat’ın yaratıcılarındandır. Bu filmleri hep başrol oyuncularıyla bildik ama özellikle Natuk Baytan’dan bahsetme sebebim, kendisinin idolünün bariz bir şekilde Stanley Kubrick olmasından kaynaklı.

Müzik ve de sinema konusunda hep duyduğumuz bir laf var, “imkânlar yetersiz” diye. Bu yetersiz imkânların içinde ellerinden geleni yapanları görünce elbette seviniyoruz. Ve sinema konusunda bu insanlardan biri de bana göre Natuk Baytan. Siyasi duruşu bir yana, asıl tiyatro sahnesindeki duruşuyla pek beğendiğim Ferhan Şensoy da kendisinden etkilenen isimlerdendir ki asıl Kemal Sunal’ın filmografisine baktığımızda Baytan etkisini çok net görebiliriz. 82 filme yönetmenlik yapan, 31 filmin de senaryosunu yazmış olan bir adamdan söz ediyorum.

natuk-baytan

Kubrick etkisine gelecek olursak, Baytan’ın özellikle tarihi serilerde denemeye çalıştığı kamera atraksiyonlarında bunu görüyoruz. Kubrick tüm dünyanın bildiği bir yönetmenken, Baytan açlıktan kıvranan bir sinema sektöründe var olmaya çalıştı. Nitekim bu serilerin bugün bile geyik malzemesi olan olaylarından, figüranın kolunda saat olması, bir sahnede anlık bir şekilde araba görülmesi gibi mevzular Kubrick’in Spartacus’ünde “film hatası” olarak geçse de, içimden bir ses Baytan’ın en azından figüranın saati olayını kasten yapmış olabileceğini de söylüyor. Keza Spartacus’ü bir Kubrick filmi yapan etkenlerden pek çoğunu aşırı amatör, haddinden fazla basit olan versiyonlarıyla Baytan filmlerinde gördük.

Ve elbette ki Spartacus romanı, daha sonra filmi ve de geçtiğimiz günlerde final yapan diziyle birlikte klişemiz “I am Spartacus!” mevzusunun bir de Kara Murat versiyonu vardır. Tüm bunlar ışığında Natuk Baytan için saygı duruşumu tamamlayıp asıl mevzumuza, Spartacus’e dönelim.

1959 yılında Judah Ben-Hur rolünü dönemin yakışıklı jönlerinden Charlton Heston kapmıştır ve aslında bu rol için konuşulan ilk dedikodular Kirk Douglas hakkındadır. Ben-Hur filmi, şike var mıdır yok mudur bilinmez fakat bolca Oscar da alınca Kirk Douglas epeyce hırs yapar. Öyle ya, Hristiyanlık’ın hikâyesi olan Ben-Hur’dan daha fazla etki bırakacak bir karakter varsa o da olsa olsa Spartacus’tür.

Saygı duruşumuz bitti ama burada da yine Natuk Baytan’dan bahsetmek durumundayım, çünkü Baytan’ın çektiği tarihi filmlerin soundtrack’leri komple Ben-Hur filminden araktır. Olağanüstü bir soundtracktir, sinema tarihi açısından da oldukça önemlidir. Ben-Hur hakkında daha çok şey söylemek isterdi gönül, savaş sahnelerinden, arena sahnelerinden ve çekim sırasında hayatını kaybeden dublörden, hiç efekt kullanmadan o şahane doğallıkla yapılan şaheserden uzun uzun bahsedebilirdim fakat ne dedik, konumuz Spartacus.

1951 yılında Howard Fast, biraz da Musa’nın (daha ziyade Yahudiler’in Mısır’dan ayrılışı)  hikâyesine benzediğinden Antik Roma’nın en büyük kahramanı Spartacus’un hayatını bir romana uyarlar. Kirk Douglas’ın kıskançlığıyla 1960 yılında bu roman bir filme uyarlanır. Ve aynı roman, TV dünyasının en eğlenceli yapımlarından biri olan Spartacus: Blood and  Sand (2010), Vengeance (2012) ve War of the Damned (2013) serisine sebep olur. Bir de mini serimiz var elbette, Spartacus: Gods of Arena (2011) adında ki bu da artık okumaktan bıktınızsa da bir de benden duyun; Spartacus’un Batiatus hanesine gladyatör olarak alınmasından önce hanede ve olayların başladığı Capua’da olanları anlatır.

Kirk Douglas’ın kaprisleri film çekilmeye başladığında da bitmez elbette. Önce filmin yönetmeninin Antony Mann olması kararlaştırılır. Söylentilere göre filmin üçte birini de kendisi çeker zaten. Daha sonra Kirk Douglas’ın ısrarlarıyla koltuk Stanley Kubrick’e devredilir. Geçmişte de birlikte çalıştıklarından ve Kubrick’in dehasından mütevellit ortaya oldukça iyi bir film çıkar. Tabi ki dönemine göre. Ha Spartacus ile Ben-Hur’u kıyaslamaya kalkarsak, sembolü oldukları şeyler minvalinde elbette gönlümüz özgürlük mücadelesi veren Spartacus’ten yana, fakat filmlerin başarısından söz edeceksek üzgünüm ama Ben-Hur, Spartacus’u tokat manyağına çevirir.

image

Gelelim filmin senaryosuna. Ortada bir roman var fakat bu romanı Douglas’ın istediği formatta bir senaryoya dönüştürebilecek kabiliyette senarist var mı? Spartacus, özgürlüğü temsil eden, tarihin ilk köle isyanını ve iki sene süren bir savaşı başlatmış.

Sakın ola bir yere ayrılmayın, burada flashback yapıyoruz!

Tarih aralığı: 1937-1960 Yer: Amerika. UCA (Unamerican Activities Comittee) kurulmuş ve FBI yaptığı araştırmalar sonucunda Komünist olmasından şüphelendikleri ünlü insanların bir listesini yapmıştır. Komite de harekete geçmiştir ki amaçları Amerikan halkını Komünizm’den arındırmaktır. Görüşmelere çağrılan ünlülerden bunu reddeden üç yüz küsür kişi Komünist ilan edilmiştir ve içlerinde Charlie Chaplin de vardır. Senator McCarty’nin adıyla anılan bu uygulamalar sonunda listede adı geçen yönetmenlerin filmleri gösterilemez, yazarların kitapları satılamaz bir hal alır. Ve bu listede elbette halkın çok sevdiği insanlar da vardır. Bir süre sonra (1947) liste daraltılır ve nihayetinde baskılara dayanamayan biri, sona kalan insanlardan on bir kişilik Hollywood listesinden biri olduğunu fakat dört sene içlerinde bulunduktan sonra partiden ayrıldığını, diğer on kişinin de Komünist olduğunu iddia eder. O zamana dek bu listedeki insanların hiçbiri hakkında tek bir delil dahi bulunamamıştır ve bu tek kanıtla birlikte Hollywood için varlığı çok mühim olan on kişi hapse mahkûm edilir, işlerinden olur ve nice zorluk yaşarlar. Bu listedekilerden bir kısmı başka ülkelere gidip oralarda filmler çekerler fakat bunun yaşadıklarını telafi edebilecek bir getirisi olamaz.

Bunun Spartacus’le ne alakası mı var? Spartacus romanını Kubrick filmine dönüştüren senaryoyu yazan kişi Dalton Trumbo’dur ki kendisi de o on kişilik listede yer almıştır. Ve Spartacus de bu Komünizm düşmanı fırtınadan sonra gerçek adıyla yer aldığı ilk proje olur. Bunun Kirk Douglas’la ne alakası mı var? Gerçek adının yazılmasında ısrar eden kişi Kirk Douglas’ın ta kendisidir.

Antik Roma uygarlığının tarihini değiştiren bir kölenin hikâyesidir Spartacus’ünkü. Sadece başlattığı isyanla, kölelere verdiği umut ve amaçla değil; bu isyanı bastıran General Crassus’un (Marcus Licinius Crassus) daha sonra Roma’ya dönüp, Pompey (Gnaeus Pompeius Magnus) ve Jul Sezar (Gaius Julius Caesar) ile yaptığı gizli anlaşmaya bağlı olarak anayasayı değiştirmeleri ve Triumvirlik müessesesinin açılmasına sebep olduğu için. Bu neye mi yaradı? Roma’nın uygarlıktan imparatorluğa doğru yol almasına. Doğrudan tek sebep değil elbette, çünkü Roma hiyerarşiyle yönetilen bir uygarlık ve asilliğin çeşitli dereceleri var. Doğal olarak bazen para konuşuyor, bazen aile adı ve dengeler sürekli değişebiliyor. Nitekim bu da Roma’nın tarihinde önemli bir olay haline geldi. Crassus’un parasına para katmasına, Jul Sezar’ın Crassus’un desteğini almasına ve olaya sonradan dâhil olan Pompey’in senatoyu kasıp kavurmasına sebep olan şeylerden biri de Spartacus’tür diyebiliriz.

Hey sen! Sadece dizi için yazıya başlayan mutsuz arkadaşım! Sıra sende.

image

Spartacus’u neden izlemelisiniz?

1. Yönetmen ve prodüktör referansları için. Bir dönem hepimizi ekranlara kilitleyen Zeyna (Xena) ve Herkül (Hercule) dizilerinin ekibini aynen alıp, üzerinde çeşitli güzellikler de koyup neredeyse Woltran oldukları için. Sam Raimi mi desem, Lord of the Kings görselliğinden sorumlu arkadaşlar mı desem…

2. Senaryo ekibi için. Ki ortaya karışık referans verecek olursak: Carnivale, Battlestar Galactica, Smallville, Angel, Buffy the Vampire Slayer, Lost, Futurama, Friday Night Lights, Mortal Kombat: Legacy, Sanctuary, Dollhouse, Alias, Xena, Hercule diye uzayıp gider liste.

3. Soundtrackin güzelliği için. Bkz.

4. Antik Roma’nın kendisi için. Arenada gladyatörler dövüşürken memelerini gösteren kızlar, alenen görebildiğimiz estetik anlamda (lütfen kimse yanlış anlamasın) ziyafet sunan sevişme sahneleri (sapık değilim ben!), homofobinin olmaması (her şey serbest!)…

5. Kan efektleri, kostümler, makyajlar mükemmel olduğu için.

6. Güzel kızlar, güzel erkekler için.

7. İnsanlık için!

Spartacus oyuncularının değiştiğini, hatta başroldeki Andy Whitfield’ın ilk sezonu tamamlar tamamlamaz baş gösteren hastalığı ve sonrasındaki ölümüyle birlikte yerine Liam McIntrye’ın geçtiğini uzun uzun anlatmak istemiyorum. Ya da Ashur karakterine duyduğum nefretten, son sezonda başımızın belası olan Crassus’un veledi Tiberius’un yaptığı şerefsizliklerden de ayrıntılarla bahsetmeye hiç lüzum yok. Bunun yerine filmde olup, dizide olmayan ya da tam tersi durumlardan bahsetmek niyetindeyim.

 

Yani –Spoiler-

Filmde “I am Spartacus!” efsanesi, içlerinde Spartacus’un de bulunduğu kölelerin, binlerce insanın çarmıha gerildiğini öğrenip ele geçirilmelerinden sonra oluyordu. Kalabalığa “Hanginiz Spartacus?” diye sorulduğunda köleler tek tek ayağa kalkıp Spartacus olduklarını iddia ediyorlardı. Fakat dizide bu efsaneye farklı şekilde yer verildi. Spartacus’un ve beraberindeki kölelerin yağmaladıkları Roma şehirlerinde, komuta eden kişilerin kendisini Spartacus ilan etmesi şeklindeydi. İşte bu aceleye geldi ve hiç olmadı. Beğenmedik!

Filmde Spartacus’un yenilmesine, bizzat kendisinin teslim olmasına sebep olarak karısı gösterilir. Crassus, Spartacus’un karısını bulmuş ve diğer kölelerle birlikte çarmıha germiştir. Spartacus de aşkından dağları delmek suretiyle koşar gelir ve teslim olur. Fakat dizide Spartacus’un karısını ilk sezonda öldüren senaristlerin, finalde ne halt yiyeceklerini bekleyerek üç sene geçirdim ben. Spartacus’un karşısına çıkardıkları her kadın için, acaba bunun için mi teslim olacak diye diye kendimi yedim bitirdim. Ve ne oldu? Spartacus teslim olmadı. Aksine Crassus’u asıl hikâyedekinden bile daha fazla şekilde zorladı. Ve ağır yaralanıp, kendi insanları tarafından bir mezara konuldu. Ha böylesi daha iyi oldu tabi. Salak âşık modunda bir Spartacus izlemek hiç de eğlenceli olmayacaktı. Zira o moddan bir lider moduna doğru adım adım ilerleyişini hepimiz görmüştük. Bunu beğendik mi beğenmedik mi, kafamız biraz karışık.

Film yaklaşık üç buçuk saat sürerken, (mini diziyi saymazsak) dizi 3 sezon’un toplamında 33 bölümden oluşuyor. İlk sezonda Spartacus’ün adım adım gladyatör olmasını izliyoruz. İkinci sezonda firar eden kölelerin bir orduya dönüşmesini, üçüncü sezonda ise gerçek zaman diliminde 2 sene sürmüş olan Crassus’la aralarında geçen savaşı izliyoruz. Filmin ise kısa bir kısmı kölelerin isyan etmesine dek geçiyor. Çok daha uzun bir kısmı Crassus’un ordusuyla aralarındaki savaşı anlatıyor.

Spartacus’un bir de çocuğu var filme göre, final sahnesinde karısı çocuğu Spartacus’e gösterip, “oğlun artık özgür, hoşça kal aşkım” diyor hatta. Fakat dizide Spartacus’un karısı ilk sezonda öldüğünden doğal olarak hikâye bambaşka şekilde ilerledi.

-Spoiler bitti!-

 

Spartacus’ün adalet anlayışı orijinal hikâyeye göre kadınlardan gelmektedir. Neredeyse bugün bile bazı topraklarda hayal olan bir “eşitlik” amacıyla isyan etmişlerdir. Ki bu anlayışa göre sadece kölelerin Romalı soylularla olan denkliği değil, aynı zamanda kadın ve erkek arkasındaki denklik de söz konusudur. İşte bunun temel dayanağı da karısından ayrı olduğu senelerde kölesi olduğu Batiatus hanesinin kendisine gönderdiği hiçbir kadına Spartacus’un el sürmemesi olarak görmek mümkün. Hatta içlerinde mücadelenin öne çıkan neferlerinden biri olan Varinia da vardır ki kendi rızasıyla Spartacus’un yatağına girmeden aralarında hiçbir şey geçmemiştir. Elbette dizide de filmde de bu tip ayrıntıları yakalamak epey güç.

image

Spartacus’ten sonra Romalıların gladyatör eğitimleri de oldukça değişmiştir. Sıkı denetimler bir yana, uzunca bir süre sonra askeri eğitim almış olan “soylu” Romalılardan da gladyatör olarak eğitilenler çıkmıştır ve bu insanlar arenalarda ölümüne dövüştürülmüştür.

Elbette tarih spesifik bir alan, Howard Fast Yahudi olmasaydı ve Spartacus’ün hikayesine el atmamış olsaydı ne roman olacaktı, ne film, ne de dizi. En çok bilinenin Kubrick’in Spartacus’u olması nedeniyle sanılmasın ki tarihteki tek Spartacus filmi bizim izlediğimiz. Dedim ya spesifik bir şey bu ve yazı öncesinde göz attığım iki belgeselde de, vasatlıkta yerlerde sürünen birkaç filmde de Spartacus konu edilmiş. Hali hazırda Roma üzerine de çok fazla yapım var zaten. Bunlardan en fazla hâsılat yapanı da lüzumsuz yere Oscar’a boğulan, Russel Crowe’un başrolünde olduğu Gladiator (Gladyatör) filmi.

Dönemin tarihini daha ziyade karakterlerin mitleştirilmelerinden biliyoruz. Spartacus de kendisini kanlı canlı görmeyen insanlara göre tanrı ya da peygamber gibi algılanmış insanlar arasında. Tabiattaki her şey için tanrısı olan bir uygarlığın o dönem insanları tanrısallaştırmasına da, çok sonraları Hristiyanlık’ın ana merkezi haline gelmesine de şaşırmamak gerek bu sebepten. Ama dizideki din anlayışına gelecek olursak senaristlerin hepsinin “allahsız” olduğu gibi bir gerçek var.

 

-Spoiler-

Misal, Lucretia karakterinin (Lucy Lawless) kocasına bir evlat vermek için tanrılara sığınması, daha sonra da hayatta kalmak için kendisinin tanrılar tarafından kutsandığı söylentisine malzeme olmayı kabul etmesi var. Tüm bunlar bir yana ölümden sonra da yaşayacağına kadın kendini öylesine inandırmış ki Ilithyia’nın (Viva Bianca) çocuğunu, kadının karnını kesmek suretiyle alıp, kucağına bebekle kendini uçurumdan atar.

-Spoiler bitti-

 

Karakterlerin tanrılara inandığını gördüğünüz bir andan sonra o inanç sebebiyle başlarına her haltın gelmesinin “allahsızlık”tan daha iyi bir tanımı olamaz.

Eksisiyle, artısıyla, tarihe dokunuşları ya da onu aktarışlarındaki tutarsızlığı ya da tutarsızlığıyla muhteşem bir yapımı daha geride bırakmış olduk. Ben kendi adıma Spartacus serisini çok beğendim. Yeri geldi (haşa) tahrik olduk, yeri geldi dövüş ve savaş sahnelerinde gaza geldik, yeri geldi sadece eğlencesine izledik. Ben kendi adıma pişman değilim, aksine inanılmaz keyifli bir yapımdı. Umuyoruz ki bu ekip onca talihsizlikten sonra dağılmasın ve bize yine tarihi bir dizi izletsin.

Not: Yazı Paslanmaz Kalem‘de 3 Mayıs 2013‘te yayınlandı.

Zombi istilası olmayacak gibi. YA GANGSTER OLALIM, YA SERİ KATİL!

image

Dizi izlemek, muhtemelen hepimize annelerimizden geçen bir alışkanlık. Ve dizilerin de iki evresi var: İlki gündüz dizileri, ikincisi akşam dizileri. Aileyle birlikte izlenen akşam dizileri konusunda, eğer şanslıysanız, dönemin polisiye, suç ve gizem dizileriyle de erken tanışmışsınızdır. Ya da benim gibi şanssızsanız çok geç olmuştur tanışıklık.

Geç olsun, güç olmasın fakat polisiye ve suç dizilerine birazcık sıcak bakmaya başladıktan sonra önünü alamıyor insan bu alışkanlığın. Bunun derininde belki hepimizi bir yerlerde durdurup düşündüren “adalet” anlayışı var, belki de sadece aksiyon seviyoruz. Ya da tüm bunlarla birlikte, sıcacık evlerimizde, koltuklarımızda apışaramızı kaşıyacak rahatlıkta yayılırken, bizden milyonlarca ışık yılı uzakta görünen suçlu insanların hayatlarına kurguyla da olsa gözlemci olmak kendimizi daha fazla güvende hissettiriyor.

Hemen her polisiye filmde ve dizide denk gelebileceğiniz bir mevzu vardır: Suçluların hayatları her daim ilgi çeker. Altta da övgü yağdırdığıma şahit olacağınız Breaking Bad dizisinde de benzer bir şekilde Al Capone’la ilgili bir sahne vardı. İzleyenler hatırlayacaktır, Al Capone pek çok film karakterine ilham olmuş bir gangsterdi ve dizide medyanın etkisiyle nasıl da ününe ün kattığı ve onu yakalayan polislerden hiç bahsedilmediğine dokundurulur. Burada kolluk güçleriyle ilgili fikirlerimi beyan etmeyi hiç istemiyorum, zira şu satıra dek gelen sevgili editörümüzün “hımmmmm” deyişini duyar gibiyim. (Tamam, kestik tamam!)

Belki de polisiye/suç dizilerini bu denli sevmemizin altındaki neden tam da efsaneler efsanesi Natural Born Killers filminden ötesi değildir. Yani elinize bir silah verilse aslında hepiniz katil olabilirsiniz. Burada “katil” kelimesini de birazcık deşmek gerekebilir. Bu konuda da Türkiye’nin medar-ı iftiharı Behzat Ç’ye gözlerimizi çevirelim. Diziyi sevmiyor olabilirsiniz, önyargılarınıza boğulmuş da olabilirsiniz ama benim gibi bir kadını kırmamanızı ve hayatınızdan 4 dakika 48 saniyeyi rica ediyorum. Yazıya ara verip (cep dizilere sarmanız ihtimalinden) geri dönmemenizi de göze alıyorum ve ilgili olan 12.bölüme bi tıklamanızı rica ediyorum.

facebook video

Behzat Ç. Cep Dizi 12.bölüm

Doksanlı yıllarla birlikte bu türden diziler çok izlenir oldu, buna bağlı olarak dizi sayısı da epeyce arttı. Günümüze gelene dek çok azı devam etti, evet ama bunda yapısal olarak (parçalanmadan) derinlikli dizilerin sayısının el kadar olması nedendir.

Peki derinliği olan polisiye/suç dizisi nedir? Örneklerle gidelim:

The Wire

2002’den 2008’e dek devam eden, yüzde yüz Amerikan malı dizi. Baltimore şehrindeki uyuşturucu çetelerini ve onlarla mücadele eden polisleri konu alıyor. The Wire’ın en iyilerden olmasının nedenlerinden biri elbette karakterlerin mükemmelliği. Senaryo ekibi her nasılsa her sezonda bir öncekinin üzerine bambaşka güzellikler koydu, en ummadığımız karakterleri gebertti, onlarca hatta belki yüzlerce aforizmayla bizi baş başa bıraktı, nihayetinde dizi 5 harika sezonu tamamladı.

Çetelerden bağımsız, tek tabanca dolaşan bir eşcinsel Omar var mesela. Ki onca karakterin içinde en sevdiğim de Omar’dır benim. “Önemli olan ne çaldığın değil, kimden çaldığın,” diyen bir adamı sevmemek de mümkün değil zaten.

Wire’ın gerçekçiliği üzerine de pek çok şey var söylenecek. Liman işçilerinin yaşadıklarından, eğitim sistemindeki problemlere ve Amerika’da siyahi olmanın ne demek olduğuna dek irdeleyip, sistemleri, adaleti, siyaseti, aileyi ve hatta toplumu öyle evirip çevirip önünüze koyuyor ki temelde Türkiye’de yaşayan bir insanı ilgilendirmediğini zannettiğiniz her şey bizim toplumumuzda da yerini buluveriyor.

Kurgu dizileri ve filmleri muhtemelen daha fazla izlenir yapan şey de iyi ve kötü arasındaki keskin çizgi. Fakat süper kahramanların dahi “iyi” olmayabileceği bir kurgu dünyasında bu sınır aslında o kadar da net olmuyor. Hatta “gerçek kötüler” de çocukları eğlendiren bir şey olup çıkıyor. Gerçek hayatta kim tamamen kötü, kim tamamen iyi ayırt edemediğinde, iyilik yapan ve kötülük yapan diye ayırma algısına sahip olduğunda, işin seyri çok değişiyor. İşte tam orada sicili tertemiz bir siyasetçi çıkarları uğruna insanların hayatlarıyla nasıl oynayabiliyor ya da hayatını uyuşturucu ticareti yaparak kazanan bir insanın özünde nasıl iyi olduğu sizi de şaşırtmıyor. Tam burada dizinin en iyi karakterlerinden biri olan Frank Sobotka’yı anmamak olmaz zaten. Dizi için kaybı, resmen bizim kaybımız oldu. Mükemmel bir “sebepleri olduğu için kötülük yapan iyi”ydi kendisi.

Oz

oz

1997’den 2003’e dek altı sezon yayınlanan ve her sezonun kapanışı bir diğerinden iyi olan şahane bir diziydi. Tam adı “Oswald State Correctional Facility” olan, mahkûmların “Oz” dediği cezaevinde, daha ziyade bu cezaevinin Emerald City denen bölümünde yaşananlar konu ediliyor. Emerald City, genel hapishane uygulamalarından farklı olarak, hücre kapıları demir parmaklık değil tamamen cam olan, gardiyanların ortada durduğu ve sürekli mahkûmlarla birlikte (hücrelere girmeleri gereken saatler dışında) bulunduğu, mahkûmların deyişiyle “M City”dir.

Dikkat eden var mıdır bilmiyorum ama Emerald City’nin adı aslında dünyaca ünlü çocuk masalı (The Wonderful Wizard of Oz) ve ondan uyarlama film ve müzikal (The Wizard of Oz) olan Oz Büyücüsü’nde de geçer. Orada Emerald City, kahramanların Oz Büyücüsü’nü bulmak için gittikleri şehrin adıdır.

Oz neden iyi bir diziydi? Tıpkı The Wire’daki gibi olağanüstü karakterleri vardı. Anlatımı da ayrıca şahaneydi. Burada da en sevdiğim karakter Kareem Said oldu. Kundaklama suçuyla hapse düşen ama Amerika’da yaşayan Müslümanların ne dediğine dikkat ettiği, var olduğu her yer için tehlike arz eden bir liderdi ve nitekim alınan önlemler de işe yaramadı, Oz’da bir ayaklanma başlattı. Bununla birlikte valinin verdiği affı da reddedip hapishanede kalmayı, medya mensupları önünde valiyi ve de sistemi alaşağı eden bir konuşma yaparak tercih etti.

Cezaevleri, suç işleyen insanları toplumdan soyutlama ve kapalı tutma amacıyla inşa edilmiş yerlerdir. Adalet nedir, buna karar verenler kimlerdir, etkenler nelerdir, bunlar tartışa tartışa bitiremediğiniz mevzular. Derler ki; bir toplumun refah seviyesine bakmak için önce cezaevlerine bakmak gereklidir. Katliamlar yapan ya da bunlara start veren insanların otel müşterisi gibi ağırlandığı fakat ıslık çaldı diye bilmem kaç yıla mahkum edilen insanların olduğu cezaevleri nasıl bir toplumu yansıtıyor, durup düşünmek gerekli.

Breaking Bad

2008’de yayın hayatına başlayan, 4. sezonu tamamlamış ve 5. sezonun ortasında ara vermiş, önümüzdeki yaz aylarında devam edecek olan bir suç dizisi. Buradaki suç da kariyerini mahveden eski sevgilisi ve onunla evlenen eski arkadaşını hayatından çıkardıktan sonra evlenip çoluk çocuğa karışan, olağanüstü yetenekleri olmasına rağmen bir lisede Kimya öğretmenliği yapan Walter White’ın, kendisine kanser teşhisi konduktan sonra, ailesine ölümünden sonra yetecek kadar para kazanmak için bir çeşit uyuşturucu olan kristal meth yapmaya başlamasıdır. Uyuşturucu yapılır fakat satışı vardır bir de. Olaylar başlar ve “ezik” lise öğretmeninden bir uyuşturucu kralına dek giden yola çıkılmış olunur.

Breaking Bad’de de genel olarak “zorunda” kalındığında herkesin her şeyi yapabileceği üzerinde duruyoruz. Fakat bu dizinin de karakterleri ve olay örgüsü olağanüstü. Daha ilk bölümün, ilk dakikalarında kitliyor ekrana insanı. Şanslıyım ki bu diziyi tam zamanlı izleyenlerdenim. Elbette verilen aralar can sıkıyor, meraktan kudurtan sezon finalleri nedeniyle de yepyeni bir şeyi keşfetmenin heyecanıyla bir diziye bağlanmak da çok keyifli.

Twin Peaks, Forbrydelsen ve The Killing

David Lynch ailedeki kişiliksiz velet gibi bir yönetmen. Atsan atılmaz, satsan satılmaz. Ha Eraserhead, The Straight Story ve tabi ki Blue Velvet şahane filmler ama onun dışında gıdım hazzetmiyorum adamdan. Ha bir de Twin Peaks hadisesi var işte. Kendisinin yönettiği ve yazdığı ilk kurgu diziydi ve önünü alamasak da buna devam etmesinin, sonrakiler bildiğin tırt çıktı. Belki TV dizisi yapma konusunda kendince Lars von Trier’le bi yarış içinde de boşuna enerji sarfediyor. (Bu satırlar için gelecek küfürleri, hakaretleri şahsıma iletiniz, blog bundan sorumlu değil.)

Twin Peaks, 1990 ve 1991 yıllarında yayındaydı, çekilmiş olan iki farklı sona rağmen, reytingler yerlerde sürününce (don lastiği gibi uzatırsan mevzuyu, olacağı bu) yayından kaldırıldı. Lynch de durur mu, dizide sürekli katil arayıp durmamızı fırsat bilip malum şahsın nasıl katil olduğunu işleyen, tüm bilinmeyenlere yanıt veren bir de film yaptı.

Dizi, başlarda normal gelen ama sonrasında herkesin birbirinden sayko olduğunu gördüğünüz, e bu yüzden de kimin katil olduğunu bulmanın imkânsız hale geldiği bir yerde geçiyor. Ve kesinlikle gelmiş geçmiş en iyi dizilerden biri.

Buraya kadar her şey normalken, az ileride övgüye boğacağım sevgili Danimarka’dan bir atak geldi. “Twin Peaks göndermeleri yapıyoruz!” havasında başlayan bana göre komple apart, size göre neyse ne bir dizi yaptılar: Forbrydelsen, yani The Killing. 2007’den 2012’ye dek devam edip 3 sezonda olayları tamamladı. Azimlerini gerçekten takdir ediyorum Danimarka insanlarının, fena da değil aslında dizi, bakmayın bana Twin Peaks sevdasından çemkiriyorum da böyle, ne gerek vardı buna? Tamamen orijinal bir şey yapsaydınız. (Ha yaptılar sonra, ilerleyen satırlarda göreceksiniz.)

“Yetmez ama evet” nidaları da Amerika’dan geldi tabi ki. Burada bir dip not düşelim, bugüne dek Amerika’nın bir yerlerden uyarladığı ve içine etmediği iki dizi var: Shameless ve Queer As Folk. Diğer tüm uyarlamalar rezalet, The Killing de dahil.

Ne konusuna değineceğim, ne “gülmedim!” diye surat asarken bıyık altından güldüğüm fakat aslında bayağı geren kısımlarından bahsedeceğim. Laflar hazırlamak için izledim, laflarımı ettim, kapıyı çarparak çıkıyorum buradan.

Rejseholdet

Bir diğer adıyla Unit One, 2000’de başlayıp, 2004’te biten, Amerika’nın FBI dizileri var (onlara da değineceğim, az sabır) bizim niye yok, diyerek Danimarka’da çekilmiş bir polisiye dizi. Başroldeki kadın kahramanımızın kariyer ve de ailevi sorunlarıyla birlikte yürütülen davalar vs. konu ediliyor. Gerçek bir polisiye tutkunuysanız dizi izleniyor, değilseniz hiç ilişmeyin bu diziye. Zira ta başında turnusol kağıdı koymuşlar, renginize göre devam edip etmeyeceğiniz netleşiyor.

Yine de bahsetmeyecektim bundan ama hem bu yazının bu kadar uzamasına sebep olduğundan, hem de yukarıda Twin Peaks ve apartları dizilere de değinip lafı Danimarka’ya getirmiş ve alttaki şaheser diziye de bağlamak istemişken bir nevi araç oldu bana.

Bron/Broen (Bridge)

2011’de tek sezon ve sadece on bölüm olarak yayınlanan bir nevi mini dizi. Gerçi 2013-2014’te 2. bir sezon olabilir lafları dolaşıyor internette ama henüz bununla ilgili bilgi gelmedi bana. (!)

Danimarka ile İsveç’i birbirine bağlayan köprünün ortasında, tam olarak sınırda, bir yarısı İsveç’te, diğeri Danimarka’da olacak şekilde bir ceset bulunursa ne olur? İki ülkenin de bu konuyla ilgilenmesi için görevlendirdiği polis ve ajan olan kimseler birlikte çalışmak zorunda kalır. Fakat aslında bu cinayetin ucu bambaşka yerlere giderse, soruşturmayı yürüten iki insan da birbirinden zıt karakterlerde olurlarsa ne olur? Yok efendim, öyle abuk subuk laf sokmalar olmuyor. İyi bir senaryo ekibi girişmişse bu işe muhteşem bir polisiye/suç dizisi çıkıyor.

Muhtemelen yakın bir gelecekte parası bol Amerikalılar el atarlar buna da ve uyarlamasını çakarlar. Siz onlara uymayın, orijinalini izleyin.

Sons of Anarchy

2008’de başlayan ve 6.sezonunu 2012’yle birlikte bitirdiğimiz, 7. sezonu bilinmeyen bir tarihte yayınlanacak olan Türkiye distribütörü olmaktan onur duyduğum muhteşem bir dizi. Çeşitli kaynaklarda dizinin esinlenildiği kimsenin Shakespeare, eserin de Hamlet olduğu yazıldı edildi. Hiç de saçma bir düşünce değil aslında bu.

Jenerik müziği Velvet Revolver gitaristi Dave Kushner imzası taşıyor ve iddia ediyorum ki bu dizinin soundtrack’leri tüm zamanların en iyisi. Azıcık da olsa distortion’a aşinaysanız sadece müzikleri için dahi sevmeye başlarsınız ki 2.sezondan itibaren olay örgüsüne de bağlanıyorsunuz. İlk sezonda daha ziyade karakterleri tanımaya başlıyorsunuz. Dizinin baş karakteri Jax tam bir denyo cıvır. Senelerdir diyorum, yine diyeceğim, “beybi feys” motorcu olmaz, olamaz! Ha bir de platonik aşkım Opie var elbette, dizinin benim için en iyi karakteri.

Konuya da değinelim, bir kasaba düşünün ki polisinden çok motorsiklet çetesinin adalet anlayışına güveniyor. O kadar ki valisinden emniyet müdürüne, işi düşen çeteye koşuyor. Fakat bu çetenin icra ettiği şey adaletten fazlasıdır çünkü kurucu lider öldükten sonra başa geçen Clay silah ticaretine ve tabi ki para kazanmaya da kendini adamıştır. “Bizim kasabamıza asla uyuşturucu giremez!” gibi iddialı söylemlerini de tükürdüğünü yalar poziyonunda mideye indirir nihayetinde. Silahlar İRA’den gelir, Amerika’daki diğer çetelere satılır.

Kurucu lider olan Jax’in babası oğluna bir de basılmamış bir kitap bırakmıştır. Jax ilk bölümde bulur bunu ve okumaya başlar. Anarşizmin aslında ne olduğunu ve çetenin var olma amacı için düşündüklerini yazmıştır adam. İşte tam oradan bir alıntı yapmak istiyorum:

“Emma Goldman’ı ilk okuyuşum kitaptan değildi. 16 yaşındaydım, Nevada sınırına yakın bir yerde yürüyüş yapıyordum. Paragraf, bir duvara kırmızı boyayla yazılmıştı. O kelimeleri ilk gördüğümde sanki onları birisi kafamın içinden alıp oraya yazmış gibiydi: ‘Anarşizm: İnsan iradesinin özgürlüğü ve inancın hâkimiyeti, insan vücudunun somut şeylerden ayrılıp özgürlüğüne kavuşması, zincirlere ve hükümetin baskılarına karşı özgürlük, bireylerin özgürce bir araya gelmesinden oluşan toplumsal düzen.’ Ana fikir açık, basit ve doğruydu. Bana ilham verdi. İsyankâr bir ateş yaktı içimde. Ama en sonunda Goldman, Proudhon ve diğerlerinin öğrendiği şeyi öğrendim: Gerçek özgürlük, fedakârlığı ve acı çekmeyi gerektirir. Çoğu insan özgürlüğü sadece istediğini zanneder. Aslında, toplumsal düzenin esaretini, katı kuralları ve materyalizmi arzularlar. İnsanların gerçekten istediği tek özgürlük kendi rahatları için olan özgürlüktür.”

Weeds

2005’te başlayan ve 8 sezonu devirmiş olan bir Jenji Kohan şaheseri. Mary-Louise Parker (Nancy Botwin) inanılmaz güzel bir kadın. Kocası öldükten sonra çocuklarına bakabilmek için torbacılığa başlar ama bir anda her şey yoldan çıkar. Önce mahallesinde, sonra şehirde, nihayetinde ülkesinde ortalık birbirine girer. Soluğu bir başka ülkede alır. Bu dizinin de asıl adamı bana göre mali müşavir ama ot tiryakisi Doug. Gerçekçi olsun diye bir intihar mektubu yazıp, kendini asarak mastürbasyonunu maksimum zevkli hale getirmesiyle gönlümüzde yer edindi.

Bir diğer şahane karakter de sonradan diziye dâhil olan Esteban. Nancy’nin gizli kalan fantezilerini de hayata geçirmesiyle birlikte bugüne dek gördüğüm en yakışıklı aktörlerden biri kendisi.

Weeds’in gittikçe vasatlaşan bir temposu yok değil elbette ama en kötü sezonunda dahi pek çok diziye fark attığı gerçeği de malum.

The Sopranos

1999’dan 2007’ye dek 6 sezon boyunca devam edip nihayete eren başyapıt denebilecek bir dizi. Dizinin fanları olarak ağız birliği ettiğimiz şey “her bölümünden ayrı bir film çıkar”dır.

Dizide bir mafya babası ve ailesinin hayatını izleriz. Dizinin başında Tony Soprano’nun havuzunun yanında, havuzdaki kazları izlediğini görürüz. Kazlar göç ettiğinde panik atak geçiren ve psikiyatriste gitmek zorunda kalan Soprano’nun kariyerinin bitişi gibi zannedilen hadise bir anda her şeyi tersine çevirir.

Life on Mars & Ashes to Ashes

David Bowie’nin tanrı olduğu düsturu ile bu paragrafa başlayalım ve devam edelim. Life on Mars 2006 ve 2007’de yayınlanan iki sezonluk bir dizi. Bir ajan olan Sam Tyler bir cinayeti araştırırken, ortağı hislerine güvenir ve bir ipucunun peşinden gitmeye karar verir. Sam ortağının yakalandığını düşünüp aynı izin peşinden gider ve yolda bir kaza geçirir. Kendine gelir ama o sırada arabanın radyosunda Life on Mars şarkısı duyuluyordur ve gözünü 70’li yıllarda açmıştır. Komada, doğal olarak da rüyanın içinde midir, yoksa bir zaman yolculuğu olmuştur da gerçekten 70’lere mi gitmiştir, iki sezon boyunca bu sorulara yanıt bulamazsınız. Ofisinin olduğu yere gider Sam ve orada bir emniyet müdürlüğü bulur. Her şey kitabına uygundur, şefin yardımcısıdır. Olaylar gelişir.

Ve ikinci sezonun finalinde şaibelere karışan Sam Tyler’ın hikayesi burada bitmez. Ashes to Ashes dizisinde Sam’in raporunu okuyan bir başka ajan Alex Drake vardır. O da kendini bir anda 80’li yıllarda bulmuştur. Sam’in raporunda bahsettiği ekip başka binaya geçmiştir ama her şey rapordaki gibidir. Alex de bunun koma mı yoksa zaman yolculuğu mu olduğunu anlayamaz ama bir yandan da yine polisiye olaylar devam eder gider. 2008’de başlayan bu dizi de 2010 yılında 3.sezonun sonunda öyle bir final yapar ki hem Alex için, hem de Sam için tüm gizem çözülür.

Kurgu bazında benzerinin olmadığı polisiyeler Life on Mars ve Ashes to Ashes. İlhamı David Bowie olan dizilerin kötü olabileceğini de zannetmiyorum gerçi. Birisi tamamen 70’lerde diğeri 80’lerde geçen bu seriyi izlememek herkesin kaybı bana göre. Bizlere polisiyeleri sevdiren Agatha Christie ve Sir Arthur Conan Doyle hikayelerinin basit görünen ama akıcı metinlerini bu seride bulacağınızın garantisini bizzat ben veriyorum.

Sherlock

Nice Sherlock Holmes uyarlaması gördük. Bazen, bizzat karakterden ilham alınıp bambaşka karakterler çıktı karşımıza, bazen de hikâyeler günümüze taşındı, hatta bazen birebir uyarlandı. Ve gelmiş geçmiş en başarılı dedektif karakterin Sherlock Holmes olduğundan ne kadar eminsem, İngiliz yapım olan BBC’nin Sherlock’unun da son dönem pırtlayanlar içinde en iyisi olduğundan da bir o kadar eminim. (Elementary ne ya, Robert Downey Jr’dan Sherlock mu olur ya?)

Orijinal Sherlock 21.yüzyılın Londra’sındadır, Watson bildiğimiz Watson’dır, ilk bölümden itibaren her şey bildiğimiz biçimde fakat günümüzde geçmektedir. 2010’da başlayan dizinin 3. sezonu bu sene gösterime girecekti fakat uzadıkça uzadı süresi. Yaz aylarında izleyebileceğiz diye umuyorum.

Karakterlerin ve olayların güzelliğinden başka bir şahane unsur da mini dizi formatında, her sezonun sadece 3 bölüm olup, her bölümün gayet uzun olması. En iyi Sherlock bizim Sherlock.

Criminal Minds

FBI dizilerinin ardı ardına patladığı dönemde, 2005’te başlayan CM’ın 8.sezonu şu anda devam ediyor. FBI’ın Davranış Analiz Birimi ekiplerinden biri olan ve Reid dışında tüm karakterleri tipik ajanlardan ibaret, esasında tepeden bakınca vasat görünen bir dizi.

Fakat bu diziyi güzel yapan şey bir dahi olan Doktor Spencer Reid’le birlikte işledikleri konular. Bugüne kadarki tüm polisiye/suç dizileri içinde konuları bu kadar iyi seçilen bir dizi daha yok. Konu derken kastım hem ekibin ilgilendiği seri cinayetler, kundaklamalar, çocuk kaçırma vakaları vs., hem de her sezon finalinin ekipte birinin geçmişte yaptığı, çözdükleri vakalarda kendilerine kafayı takan psikopatların yaptıkları ve de bugün başlarına geliveren bir olayla ilgili olması.

Sıkılmadan üçüncü sefer baştan sona izleyebildiğim CM’ın diğer güzelliği Reid’den de bahsetmem şart. Hem fotografik hafızası olan, hem sayfaları neredeyse çevirme hızında kitap okuyabilen, zekanın ölçülemeyeceğine inanan ama dahi olduğunu da kabul eden, hayatında piyano tuşlarına basmamış olmasına rağmen, önüne piyano geldiğinde bunun matematiksel olduğunu bildiğinden gayet iyi çalabilen, aşık gibi aşık olsa da sosyal medyadan ve dahi teknolojiden zerre hazzetmeyen, güncel olayları takip etmeyen muhteşem bir adam kendisi. Size kendini vampir zanneden seri katillerin tarihini anlatır en ince detayıyla birlikte ama Twilight denen saçmalıktan zerre hazzetmez. Seri katillerin heavy metal, hard rock ya da rock’n’roll ile olan alakasını görüp Beethoven dinlediği için gurur duyar ama onun da A Clockwork Orange ile özdeşleştiğinden bihaberdir. Daha da yazarım ve zerre sıkılmam, çünkü Doktor Spencer Reid benim izlediğim en iyi dizi karakterlerinden biri.

Criminal Minds’ın bir de sabit bir izleyici kitlesi var. Çoğu diziden hayranlıkla bahsetmez fakat zevkle de izleyip bunu dile getirebilir. O sabit kitleye güvenen yapımcılar, bir bölüm konuk ettikleri bir başka Davranış Bilimi Birimi’nden de bir dizi yaptılar. Criminal Minds: Suspect Behavior adındaki bu dizi 2011’de başladı fakat ikinci sezonun ilk bölümü yayınlanır yayınlanmaz kaldırıldı. Kesinlikle sıkıcı, orijinal diziyle hiç alakası olmayan bir ekipten bahsediyor bu da. Vaktinize yazık, hiç ilişmeyin.

CSI Las Vegas & NewYork & Miami

Bakmayın üçünü birden değerlendirdiğime sadece Las Vegas’ın tema müziğini koydum ki içlerinden sadece onu severek izledim. Diğerlerini tamamlamadım bile. Las Vegas ekibinin lideri ve başroldeki Gil Grissom ayrıldıktan sonra bunun pek tadı kalmadı gerçi de, diğerlerine nazaran yine de polisiye/suç dizilerini sevenleri oyalayabilecek düzeyde.

2000’de yayın hayatına başlayan dizi 13. sezonla birlikte yoluna devam ediyor ki sanırım uzun vadede en çok izlenen polisiye dizi bir diğer yandan. E demek ki kitlesi var, izletiyor kendini.

Dizinin karakterlerinden uzun uzun bahsetmek istemiyorum, bir bölüm için gelen ama beğenilince daha sonra da konuk edilen bir genelev patroniçesi olan Lady Heather’dan bahsetmeden geçmek de istemiyorum. Tamamen S&M fanteziler ve çoğuna göre anomali ya da ekstrem diye düşünülen fanteziler için bir genelev çalıştıran bu kadın aslında Grissom’u resmen etkisine alabilecek kadar zeki de bir kadın. Sadece onun olduğu bölümleri izlemek dahi keyifli.

Dexter

Bir seri katilin başrolde olduğu tek dizi olan Dexter 2006’da yayınlanmaya başladı ve 8.sezonu da önümüzdeki yaz aylarında devam ediyor olacak. Bu sezon  (uzatmalara gitmezse) son sezonu olacak dizinin ve artarak ilerleyen bir kitlesi var. 2006’da “cool” bir durumdu Dexter izlemek ama şu anda şiddet karşıtı ne kadar tanıdığım varsa fanı dizinin. Bunca senedir seri katil psikolojisine meraklı olduğumdan, kitap, film vs. ne bulduysam elden geçirdiğimden bana tu kaka diyenlere insan gerçekten hayret ediyor.

Bilmeyene anlatır gibi konusundan da bahsedeyim, Dexter bir depoda annesi katledildiğinde günlerce onun akan kanlarının ortasında kalmış bir bebektir. Annesinin kanını içerek (hoş bunun da kesinliği yok) hayatta kaldığından mıdır, yoksa doğuştan psikopat olduğundan mıdır bilinmez, öldürmek onun için bir güdü, hatta bir ihtiyaç. Ve kendisini evlatlık alan polis de eğilimlerini fark ettiğinde ve yok edilmeyeceğini anladığında nasıl yakalanmayacağını Dexter’a öğretir ve hedef olarak gerçek adaleti sağlayamayan mahkemelerin salıverdiği suçluları gösterir. Dexter bir adli tıp uzmanı olur ve olaylar gelişir.

Fakat, hiçbir Dexter yazısında değinilmeyen ama karizmasıyla Dexter’ın ezikliklerinin yanında adeta muhteşem olan, kendisiyle aynı depoda bulunan ama yaş olarak Dexter’dan daha büyük olan kardeşi Rudy Cooper’dan yani nam-ı diğer “ice truck killer”dan bahsetmek şarttır. Hem Dexter gibi tipsiz de değil kendisi. Gayet yakışıklı, gayet edebiyle seri cinayet işleyen bir adam, üstelik zeki de. İnsani bir şey hissetmiyorum, aşk nasıl oluyor, amanın da çocuğum oldu babayım ya da tanrı var mı sorgulamalarıyla karizmasını çöpe de atmıyor. Olması gerektiği gibi bir seri katil yani.

Dexter da genel olarak çok başarılı bir dizi diğer yandan. Bitecek olması da ekranlardaki kan miktarının azalacak olmasından mütevellit birazcık üzüyor beni. Hem diğer yandan Criminal Mind ile öğrendiğimiz cinsel sadist tanımını birebir uygulamada gösteriyordu da bize. O bıçak var ya o bıçak, aslında o penis gibi oluyor. Yani kurbanlarıyla cinsel bir şey yaşamıyorsa da, bıçaklayarak tatmin sağlamasının manası buluyor. Siz Criminal Minds’a çemkiren zavallılara elbette bu ders.

Konuyu toparlamak ve de değinmediğim birkaç diziye de çemkirebilmek için ek başlık:

the-following

Bu sene yayın hayatına başlayan nur topu gibi bir dizimiz daha oldu: The Following. Kevin Bacon, Nicolas Cage kadar olmasa da oldukça fazla nefret ettiğim bir aktör. Doğduğundan itibaren suratına botoks basmışlar gibi mimik olmayan bir sıfatla ve o rezalet oyunculuğuyla nasıl böyle bir kariyer yaptı, bu kadar tanındı, hatta aranan oyuncu oldu, hiçbir fikrim yok. Adam kabus gibi arkadaşlar! Fakat Following’i izlenir yapan asıl şey Edgar Allan Poe aşığı bir seri katil olan Joe Carrol rolündeki James Purefoy. Hem karakter çok başarılı, hem de oyunculuk oldukça iyi. Bu dizinin konusu da seri cinayetler işleyen bir edebiyat öğretmeninin 7 sene sonunda hapishaneden kaçmasıyla başlıyor. İçeride olduğu mühlette müritlerinden bir “kült” hatta tarikat yaratan Carrol, bitmemiş işini bitirip yine yakalanıyor. Fakat FBI’yla dalga geçer gibi (gel de sevme) yine kaçıyor. Bu tarikattakilerin hemen hepsi seri katiller, psikopatlar, eski askerlerden oluşuyor. Olaylar geliştikçe gelişiyor, ilk sezon devam ederken 2. sezon onayı da tabii ki alınıyor!

The Closer, 80’lerde yayınlanan bir dizinin 2005’teki uyarlamasıydı ve 7.sezonu da tamamladıktan sonra geçtiğimiz sene yayın hayatına son verdi. CIA’de sorgu konusunda uzmanlaşmış olan bir kadını, tamamı erkeklerden oluşan bir ekibin başına getiriyorsunuz ve kadının gariplikleriyle de birlikte olayla gelişiyor. Eğlenceli diziydi aslında, vasatı biraz zorlasa da fena değildi.

Leverage, 2008’de başlayan ve geçtiğimiz sene 5.sezonunu yayınlanmış olan bir dizi. Karakterleri birbirinden hıyar hırsızlardan oluşan ve bir araya geldikten sonra kendilerince haklının yanında olup dümen çeviren bir ekip. Fakat itiraf edeyim bu diziyi izleme sebebim hayatımın dizilerinden biri olan Coupling’ten bildiğimiz Gina Bellman oldu. Yayından kaldırıldı deniyordu ama anlaşması yenilendi haberleri geldi. Sanıyorum ki devam edecek önümüzdeki dönemlerde.

Cold Case, hikâyeleri de karakterleri de birbirinden denyo olan, bomboş bir diziydi. 2003’te başladı, biraz geç fark ettiler ama 2010’da 7.sezonla birlikte hayatına son verdiler.

prison-break

Prison Break, söylentilere göre Lost’un yayın hayatına başlayıp de giderek efsaneleşen izleyici kitlesi sebebiyle başlamış bir diziymiş. Tutunca devamını getirmişler ki ilk sezonda bitirmek niyetiyle yola çıkılmış. Ha kötü de olmadı tabi, zira bu dizide gerçekten iyi olan tek karakter T-Bag idi ve 3.sezonda düştükleri ikinci hapishane tam anlamıyla muhteşem bir mekandı. Gardiyan yok, polis yok, sadece suçlular var. İçeride biri öldürülse cesedi alıp çıkıyor görevliler. Bir de üstüne içeride tam leş bir lider var ve olaylar geliştikçe gelişti. 2005’te başlayan dizi 2009’da 4.sezonu tamamladı, baş karakter öldü. Nihayete erdik cümleten.

Bu dizinin ekibi baktılar ki ekmek var bu işte, Breakout Kings adında bir dizi daha yaptılar. Dizi 2011’de başladı fakat ikinci sezonun ilk bölümüyle birlikte yayından kaldırıldı. Çünkü gerçekten rezaletti. Ha PB gözdem T-Bag konuk oyuncu olarak yer aldı bu dizide ve önceki karakteri T-Bag olarak yakalanıyordu rol gereği. O açıdan izledik bitti gitti.

24, fikir olarak şahaneydi, karakterler de oldukça başarılıydı fakat sonlara doğru biraz baymıştı açıkçası. 2001’de başlamıştı dizi ve 2010’da 8.sezonu yapıp intihar etti. Ha TV dizileri içinde oldukça iyi de bir yeri var bana göre, heyecan hiç durmamıştı çünkü.

Simon Baker’dan zerre hazzetmiyorum ve The Guardian olsun, The Mentalist olsun, pek de sevmediğim diziler oldu benim. 3 sezon The Guardian için çoktu bile fakat Mentalist, 2008’de başladığı yayın hayatına 5.sezonuyla birlikte devam ediyor. Yine diğerinden hallice bir dizi ve bunu da bana izletir yapan şey yine bir cani, bir katil Red John karakteri oldu. Bu karakter de dizi tarihinin en başarılılarından kesinlikle.

behzat-c

Ve gelelim gururumuz Behzat Ç’ye. Birkaç ay öncesine dek inatla “arak” diyen arkadaşlara diş bilerken adli tıp uzmanı seri katillerin (bkz. Dexter) olaya dâhil olmasıyla birlikte artık çemkiremiyorum. Açıkçası ayrıntılı bir Behzat Ç yazısı da yazmak istiyorum fakat dizinin akıbeti belli olmadığından bundan da emin olamıyorum. Bu sezon bitecek deniyor fakat internet üzerinden de devam edebilir diye not düşülüyor. Bir grup insan bitmeyecek de diyor. Kafalarımız karışık. Ben de kitapları dizinin ilk sezonu bittikten sonra okuyanlardanım ve Türkiye’de yapılmış en iyi dizilerden biri olduğundan da eminim. Ayrıca Erdal Beşikçioğlu’nun olağanüstü oyunculuğu da var elbette. Yine de not düşeyim: Behzat Ç’yi seviniz.

Not: Yazı Paslanmaz Kalem‘de 29 Mart 2013‘te yayınlandı.

sinema Posted 5/21/13 @ 4:05 AM #

2012′NİN EN BOKTAN DİZİLERİ Top 10

image

Dizi sever bir insansanız mutlaka favorileriniz vardır fakat yine de her sene yayın hayatına yeni başlayan dizilere göz atarsınız. Hatta öncelikle o diziler yayına girmeden fragman izler, hakkında bilgi edinir, yayına girdikten sonra da o dizilere şans verirsiniz. Şanslıysanız her sene yeni diziler eklenir listenize. Ve yine şanslıysanız bu diziler uzun soluklu olur.

CarnivaleLucky LouieRomeHeroesTerra NovaAlcatraz,  Lie to MeFlashforwardve daha nice dizi bir anda durduruldu geçtiğimiz senelerde. Bir diğer yandan gerçekten kötü olan pek çok dizi de sırf popülerliği nedeniyle, boyu kadar çocuk yapacak seneler boyunca devam etti/ediyor. (Neyleyim bin sezon uçamayan Superman’i?)

Ve takvimler 2012’yi gösterirken yepyeni diziler düştü önümüze. Öyle çakal ki bu sektörün insanları dikkatleri çekmek için eski dizilerden aşina olduğumuz yüzlerle çeldiler aklımızı. Ve bunca zamandır ilk defa bu sene yeni bir diziyi listeme almadım. Bunun sebebi belki eski gözdelerimin devam eden istikrarıydı, belki beklentimizi yüksekte yakalayan TV kanallarıydı, belki de biz yaşlandık ve artık hiçbir haltı beğenmiyoruz. Sezon finalini yapacak olanSupernatural ve Fringe hüznüyle dolu, bekle bekle ağaç olduğumuz Sherlock ve Doctor Who gibi şahaneliklerle birlikte bir şekilde bu sene de bitti.

Madem 2012’de adam akıllı yeni bir dizi izleyemedik, o zaman en boktan diziler hangileriydi, akıbetleri ne oldu/olacak şöyle bir göz atalım. Buyrunuz.

10. Revolution

image

Dünya üzerinde şu anda 7 milyara yakın insan yaşıyor. Bunların 1 milyarı izlemedi desek, kalan 6 milyarının hem fikir olacağı konu Lost’un gerçekten çok bozduğudur. Dizi izlemeyene dizi izleten bir şey yapacaksın, kurgun da karakterlerin de çok güzel olacak sonra öyle bir yere bağlayacaksın ki herkes senden ve diziden nefret edecek. İşte J. J. Abrams denen adi/terbiyesiz/sinir bozucu adamın iki atımlık kurşunu vardı. Namluda kalanı ve on ikiden vurduğu Fringe oldu, karavana salladığı da Lost. Geriye kalan dizilerin hepsinde sıçtı batırdı.

“Devrim”i tamamen yanlış anlayan güruh bir araya gelmiş ve ortaya çıkan dizi de yapmacık, heyecansız, laçka, klişe, basit, sıkıcı olmaktan öteye gidememiş. Tüm dünyada bir anda elektrikler gitse ne olurdu? (Ben geçen eczaneye gittim, tüm gün yokmuş elektrik, beleşe ilaç aldım geldim. Durun bunun dizisini yapayım!) Ortada on iki tane düğme dolaşırdı, bu düğmeler elektriğin gitmesine de, geri gelmesine de sebep olurdu. Ortaya bir genç kız koyalım, yahşi delikanlılar da boy göstersin. Ay azıcık da komiklikler yapalım madem Google’ın beyni adamı da sefil edelim. Birazcık aile dramı, geçmişte yaşanmış külleri bir türlü soğumamış aşkı da eklelim. Ellere de kılıçlar verdik mi tamamdır. Aaa Amerikan milliyetçiliği, vatansever olmanın önemi ve tabi ki yüce, kutsal, bir tanecik, hanimiş de hanimiş tanrı sevgisi de oldu mu, al sana Revolution.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

9. 666 Park Avenue

image

Çeşitli dizilerdeki oyuncuları ve üzerlerine yapışmış olan rolleri alalım, bunları Stephen King romanlarından, hatta uyarlama filmlerinden arak bir senaryoya koyalım, al sana gizemli dizi. Uydu mu? Uymadı çünkü dizi ikinci sezon onayını alamadı. Çünkü gerçekten çok boktan.

Rose Red konağını otele çevirsek, hatta durun Shining’i içinde müşteriler olan bi otele çevirsek, hayaletiyle gizemiyle şehrin göbeğine koysak nasıl durur? Yok, eksik bir şey var. Ya bu Lost dizisinde Black Smoke diye bir şey vardı, çok tutulmuştu, onu koyalım madem bir de. Oldu mu? Olmadı mı? O zaman başrollerden birinin çocukluğuna inelim, burada geçmişi olsun ailesinin. Haaah şimdi oldu.

Olmadı işte, hiç olmadı.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

8. Elementary

image

Onlarca yılda, onlarca  Sherlock Holmes uyarlaması yapıldı. Kimi orijinaline bağlı kaldı, kimi bir şeyler ekledi, kimi çıkarttı.  Polisiye film/dizi/kitap konusunda zerre fikri olmayan bir grup insanı toplasan bundan daha iyi bir yapım ortaya çıkardı.

2010 İngiliz yapımı Sherlock ile kıyaslandığında bunun gerçek bir bok, Sherlock’unsa bir cevher olduğunu net şekilde görebiliyoruz. Burada hikâyeye bağlı kalmaktan da bahsetmiyorum. Bambaşka bir Sherlock yaratmak istemiş olabilirler fakat değiştiremeyeceğin bazı şeyler vardır ve sen dahi bir adamın yerine, belki biraz zeki olabilen, geçmişi yaptıklarından daha ön planda olan bir karakter koyuyorsun. Yetmiyor bu rezalet sana ve Sherlock hikâyelerindeki şahane Watson için popüler bir isim seçiyorsun, bu da Lucy Liu oluyor.

Biz Sherlock Holmes denen adamı dehasıyla sevmişken, keçinin bol olduğu yerde koyunu getirip keçi diye yutturmaya çalışırsan ortaya işte bu rezalet çıkar.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

7. Nashville

image

Ergen bunalımlarıyla, Sylar fanları olarak bizlere dört sezon işkence eden, Heroes’a kadar pek de göz önünde olmayan Hayden Panettiere ve American Horror Story’nin ilk sezonu dâhil nice dizide de gördüğümüz üzere, oyunculuğu ondan yüz kat daha kötü, yapmacığının önde gideni, bayrak sallayanı Connie Britton baş rol için yan yana yazılmışlar. Birisi orta yaşlı country şarkıcısı, diğeri ergen müziği yapan pop şarkıcısı. Birinin zamanı dolmuş ve taze kan lazım sahnesine, diğeri ukala ve burnu havada bir genç kadın.

Bu kadar. Evet, dizi bu kadar. İkinci sezon onayı da aldı ve neden aldığıyla ilgili tek mantıklı açıklama, müzikal formatında bir dizi olması diye düşünüyorum. Fakat gerçekten müzikal bir dizi arayan insan gider Theme izler. Neden böyle bir işkenceye katlansın, bilmiyorum.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

6. Alcatraz

image

Türkiye’nin rezil bir dizi tarihi var. Aradan sıyrılan güzel yapımlar oldu elbette. Mutlaka eksikleri, hataları da oldu. Benim en sevdiğim dizilerden biri de Sıcak Saatler’di. Orada bir Alcatraz Kuşçusu’ndan ilk defa bahsedildiğinde merak edip bulmuş izlemiştim. Seneler sonra “J. J. Abrams yeni bir diziye başlıyor” dediklerinde adının Alcatraz olduğunu duymamla, kendisinin de sabıkasını bilmemle birlikte kâh çok umutlandım, kâh kendimi dizginledim. En kötüsüne hazırlandığımı sandım. Fakat bu kadarını tahmin edemedim.

Alcatraz, kaçmanın neredeyse imkânsız olduğu 1934’te hapishaneye dönüştürülen bir  ada. Ülkenin en baş belası suçlularının, canilerinin kaldığı bir yer. Ve hapishanenin kendi tarihi hikâyesi bir senaryoya uyarlansa, iyi de bir ekibin elinden geçse ortaya çok kaliteli bir yapım çıkabilecekken bunu Abrams’ın fantezi süzgecinden geçirdiğinizde geriye sadece bok kalıyor.

Girişte bahsettiğimiz yüzlerine aşina olduğumuz isimleri kullanma durumu burada da var. Lost’tan bildiğimiz Hurley (Jorge Garcia) karşımıza çıkıyor. Ne yazık ki diziyi kurtaramıyor. Ve kısa ama öz olmayan yayın hayatı neyse ki bitiveriyor.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

5. Chicago Fire

image

TV ekranlarına cerrahların, estetik cerrahların, torbacıların, çetelerin, hapishane “sakin”lerinin, cenaze evi sahiplerinin, motosiklet kulüplerinin, müzisyenlerin ve daha nicesinin kendince rutin, bize göre “ilginç” (olabilecek) olan öyküleri geldi. Bir de itfaiyecileri koyalım demişler. “Hey bu zaten yapılmıştı!” dediğinizi duyar gibiyim, evet haklısınız, Rescue Me’de biz bunları zaten izlemiştik.

Tamam, onlarca yıldır var olan bir “seksi itfaiyeci” durumu var da herkesin kahraman olmaya çalıştığı bir diziye ne gerek var? Ve yine aşinalığı kullanıyorlar ki başrollerde House’da Chase olarak karşımıza çıkan Jesse Spencer,Oz’un yıldızı Eamonn Walker (Kareem Said) ve Lie to Me’den bildiğimiz Monica Raymund (Ria Torres) var. Arka Sokaklar’ın polisleri değil itfaiyecileri işleyen Amerikalı versiyonundan öte değil.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

4. Animal Practice

image

House veteriner olsa, tür de komedi olsa, başrolde de Weeds dizisinden Justin Kirk (Andy Botwin) oynasa nasıl mı olur? Böyle.

House bulmaca meraklısı dahi bir adamdı, Coleman hayvan sever. House insanlardan nefret ederdi, Coleman da nefret eder. House zekiydi, Coleman zeki geçiniyor.

Ve bu dizi de sezonu dahi bitiremiyor.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

3. The Neighbors

image

Bilimkurgu şakaya gelmez demek istemiyorum ama bu kadar da şey oğluna çevrilmemeli. Hadi diyelim böyle bir komedide ısrarcısınız, o zaman içine azıcık yaratıcılık koyun, iyi espriler sıkıştırın, daha önce yapılmış olanı da yapacaksanız yine de birazcık zorlayın.

Şehir dışında bir kasabaya taşınan tipik Amerikan aile, komşularının “normal” olmasını umuyorlarken tahminlerinden daha “garip” olduklarını görüyorlar. Sonra anlaşılıyor ki tüm kasaba uzaylıymış. Cinsel sorunları, ailevi sorunları, ilişki sorunları olan yaratıklarmış bunlar. Gelsin ilkokul terk espriler, gitsin laçka muhabbetler.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

2. The Mob Doctor

image

The Godfather serisini ve dahi The Sopranos dizisini seven bir insansanız, hatta mafyanın dizi/film dünyasındaki yeri hakkında azıcık da olsa fikriniz varsa bu diziden nefret edersiniz.

İdealist doktor, aile dostu mafyaya mensup insanlara borçlanan serseri kardeşinin borcunu ödemek için Hipokrat yeminini zorlayarak, hastanede kendinden hiç hoşlanmayanların ekmeğine yağ sürerek mafya için kaçak doktorluk yapar. Sonra ortaya çıkar ki babası da mafyaya bağlıymış. Fakat itin uğursuzun tekiymiş. Zaten mafya babasını öldürmüş. Dizi bu kadar. Uzatmadan yayından kaldırılması çok yerinde karar.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

1. Emily Owens, M.D

image

Merly Streep’i zaten sevmezdim, kızını hiç sevmedim. Diziyle ilgili her tanıtımda Mamie Gummer’ın annesinin adının geçmesi en başta çok kötü. Bu tanıtımları basına ilk verenler yapımcılar ve TV kanalları olduğuna göre, kendi yapımlarına güvenmediklerini önce buradan anlıyoruz.

Hastane dizisi deyince aklına HouseGrey’s AnatomyNip/Tuck (ki bu hastane de sayılmaz) gelen insanlar adına konuşuyorum ki herhangi birinde ekranda iki saniye görünecek figüranın o dizilere kattığı şey, Emily Owens’ın TV dünyasına kattığı şeyden çok daha fazladır.

Yeni mezun bir doktor, üniversite hayatının sancılarıyla bir hastanede göreve başlar. Başlar. Başlar. Bu kadar. Dahası yok.

At çöpe, geri dönüşümsüz.

Not: Yazı Paslanmaz Kalem‘de 5 Aralık 2012‘de yayınlanmıştır.

sinema Posted 5/21/13 @ 1:53 AM #

Rock’n’Roll Tarihçesi Vol.1 (1950-1960)

Rock’la ilgili bilmeniz gereken bir şey varsa, o da onun kölelikle başladığıdır. Tarih kitapları size ayrıntıları verebilir; önemli olan rock’ın tamamen anormal bir olayla, on binlerce Afrikalı’nın yurtları ve kültürlerinden uzaklaşmaya zorlanması ve siyah beyazdan ne kadar farklıysa, bildiklerinden o kadar farklı olan yeni bir dünyaya aktarılmaları ile doğrudan ilişkisidir. Ailelerin parçalandığını da hesaba katın, farklı kabilelerden köleler aynı çiftliklerde bir araya konuldu ve tabi ki bu gönülsüz ziyaretçiler zincirlendi, kırbaçlandı, hapse atıldı ve yalnızca karın tokluğuna çok ağır işlerde çalışmak zorunda bırakıldı. Bu koşulların bu kıtada bir yüzyıldan çok daha uzun bir süre, en fazla 150 yıl öncesine kadar sürdüğünü aklınızda bulundurun.

Rock hiçbir zaman sadece bir müzik olmadı. Heavy metal ve blues, hard rock, new wawe ve diğerleri öncelikli olarak biçim ve türler olabilir, ancak rock’ın kategorileri olarak bütünlüğüne bir ekleme değildirler. Rock bir harekettir, bir yaşam biçimidir, bir kültürdür ve belki de bir ideolojidir. Bu bir gelenek, bazı yönlerden bir folklor, çoğu yönden bir inanç sistemidir. Ve rock bugünkü bütün varlığını tarihten küçük bir pencereye borçludur: iki yıl, üçten fazla değil, Amerikan popüler kültürünün iskeleti çöküp yeniden örüldüğünde yeni bir çağ başladı. 

David N. Townsend’den, Changing the World: Rock’n’Roll Culture and Ideology (Dünyayı Değiştirmek: Rock’n’Roll Kültür ve İdeolojisi)   

  Metinde sözü edilen kölelik dönemi sırasında Siyahlar, Beyazlar’dan aldıkları bazı ruhsal temaların üzerine, kendi coşkularını eklemişlerdir. Dinsel törenleri esnasındaki dans ve ritimleri başlangıçta sadece Amerika’da yayılmışken, daha sonraları sınırları da aşmıştır. Amerika’da oluşan folk müziğine çeşitli enstrümanların da katılmasıyla pop müziğinin temelleri atılmıştır. İlk pop yıldız olarak tanımlanan Jimmie Rodgers’ın, blues’dan çaldıklarıyla country dediğimiz müzik tarzı da oluşumunu başlatmıştır.

   Blues için Bakunin’in tanımladığı şekliyle, “ebedi ve ezeli başkaldıran, ilk özgür düşünen Şeytan’ın müziği” diyorlar. 

  Blues’un babası olarak bilinen Blind Lemon Jefferson’ın ilk plâğı basılmış, hemen hemen tüm blues ve rock müzisyenleri Jefferson’dan etkilenmişlerdir. 

Blind Lemon Jefferson

 

1897 doğumlu Jefferson’ın 80 adet plağı bulunduğu söylenir. Lakabından da anlaşılacağı üzere doğuştan görme özürlüdür. Kariyerine genelevlerde gitar çalarak başlar ve daha sonra bir ozan misali şehir şehir dolaşır.  Jefferson Airplane’in isim babası olan ve tarzını da oldukça etkileyen Lemon Jefferson, pek çok grup ve müzisyene ilham olmuştur. Öncü olduğundan mıdır, ilk olduğundan mıdır, yeteneğinden midir, bilinmez sadece kendi bestelerini çalmıştır. 10 senelik genelev ve sokak müzisyenliğinden sonra 1920’de bir yetenek avcısı tarafından keşfedilmiştir ve profesyonel müzik kariyeri sadece 9 sene sürmüştür.

Not düşmekte fayda var ki, Nick Cave’in 1985 yılında yayınlanan ikinci albümü “The Firstborn Is Dead”de de “Blind Lemon Jefferson” adında bir şarkı vardır.


Roberth Johnson

Rock’n’Roll için bir teknik tanım yapacak olursak, ragtime, blues, boogie, country, gospel ve özellikle rhythm and blues harmanı diyebiliriz. Elektrikli gitar işin içine girmezse tarihteki ilk rocker müzisyen olarak da Robert Johnson’ı gösterebiliriz.

 Johnson, blues’un yedi kralından biri olarak gösterilir. Efsane bir gitaristtir. Bir süre İstanbul’da da yaşamıştır ve bilinen bir efsane olan dört yolun göbeğinde ruhunu şeytana satıp olağanüstü bir gitarist olma hikâyesi aslında Johnson’ın hikâyesidir.

 Coen Kardeşler’in “O Brother, Where Art Thou” adındaki Odysseia’dan esinlenerek senaryosunu yazıp yönettikleri filmde rastlarız Johnson’a. Oradaki adı Tommy Johnson’dır. Kahramanlarımız ıssızlığın ortasında bir dört yolda arabalarına bir Siyahi alırlar ve onunla sohbete başlarlar. İşte burada Tommy’nin anlattığı hikâye Johnson’ın Crossroads şarkısında anlattığıdır. Crossroads sayısız isim tarafından cover’lanır, pek çok filmde de karşımıza çıkar. Aynı hikâyeyi Supernatural dizisinde Dean ve Sam kardeşlerin annelerinin katili olan sarıgözlü şeytanı ararken anlaşma yapmak üzere gittikleri dört yolda görürüz. İlk olarak seneler öncesine döneriz ve Johnson’ın hikâyesini izleriz, sonra da günümüze geliriz çünkü şeytan yüzlerce yıl boyunca o yolda durmuş ve insanlarla anlaşmalar yapmıştır.

 

T. Bone Walker

 

Robert Johnson’ı elbette aslında blues sahiplenir ama elektrogitarla rock’n’roll’un başladığını varsayacaksak karşımıza T. Bone Walker çıkar. 

Rolling Stone’un 2003’te yaptığı tüm zamanların en iyi 100 gitaristi listesinde de 47. sırada yer alır. 2011’de yeniden düzenlenen bu listede 67. sıraya gerilemiştir. Elbette tüm zamanların en önemli gitaristlerinden biridir. Walker, kendinden sonraki gitaristleri fazlasıyla etkilemiştir, hatta blues ve rock’n’roll arası bir köprü görevi görmüştür diyebiliriz.

T. Bone Walker müziğe blues’un babası Blind Lemon Jefferson sebebiyle başlamıştır. Kendisi daha çok küçük yaşlardeyken bir aile dostu olan Jefferson Amca bazı akşamlar evlerine yemeğe gelmektedir ve Walker onun müziğinden etkilenerek 10 yaşına geldiğinde okulu bırakıp, Jefferson amcası gibi sokak sokak dolaşarak müzik yapmaya başlamıştır. 

Jimi Hendrix’in dişleriyle gitar çalması da T. Bone Walker taklididir. Elbette Hendrix ile bilindi ve meşhur oldu bu hareket. 

İçlerinde Chuck Berry ve B.B.King’in de bulunduğu pek çok müzisyenin eline gitar alma sebebidir Walker. Özellikle Call It Storm Monday şarkısı bilinir üstadın.


 Rock’n’Roll’un müzikal kökeni

   1943-51 yılları arasında blues’a eklenen nefesli çalgılar ve piyano ile R&B yani Rhythm And Blues denen ve o dönem siyahların egemen olduğu müzik tarzı oluşmuştur. 1951’e gelene dek siyahların o coşkulu danslarına verdikleri isim olan rock’n’roll bu yıllardan sonra beyazlar tarafından müziğe konan ad olur.

   Rock ve roll kelimeleri “sallamak” ve “kıvırmak” anlamlarına gelirler ki, bu aslında dans sırasındaki cinsel hazzı tercüme eder.

 Bir müzik terimi ularak rock’n’roll’u kullanan da Alan Freed olur.

 Alan Freed

 

Pek çok müzisyenin pazarlanması görevini üstlenen Alan Freed “Rock and Roll Party” adını verdiği radyo programında siyahlara ait olan Rhythm and Blues tarzındaki parçalara, bu ismi kullanmadan yer verir. Hem siyahilerin hem beyazların şarkılarının bir arada çalındığı ilk programdır bu. Yani rock’n’roll’un siyahlarla beyazları bir araya getirdiğini söylediğimizde bu mevzunun kökeni buraya kadar geliyor diyebiliriz. Radyo programından sonra konserler gelir. 

1958 yılında Boston Arena’da bir sahne şovu sergiler Alan Freed ve bu etkinlikte izdiham yaşanır. İnsanları dizginlemeye çalışan polis epeyce sert davranır ve Alan Freed de bunu sahneden eleştirince “halkı polise karşı kışkırtmak” adı altında hakkında davalar açılır. Freed’in peşine önce savcılar takılır, bir sonuç elde edilemeyince bu kez vazife FBI’a verilir. 

Bir etkinlikte yaşanan bu olay Freed’in gençlerin ve toplumun ahlakını bozduğu gerekçesine dek gelir. Elbette sonuç alınamaz ve sahte bir rüşvet skandalı patlar. Suçlamaya göre Freed rüşvet alarak radyo programında insanların plaklarını çalıyordur. İşte bu skandalla birlikte hem radyodan hem televizyon kanalından kovulur. 1962’de yapılan bu suçlamadan üç sene sonra evinde ölü bulunur. Ölüm sebebi aşırı alkoldür ve ciğerleri iflas etmiştir. Kalbi de buna dayanamayıp durmuştur. O yüzdendir ki Alan Freed için “kırık kalple öldü” denir. 

Döneminde ırkçı grupların tehditlerine de, yaptırımlarına da boyun eğmemiş önemli bir isimdir Alan Freed. Hayatını anlatan bir de film vardır. 1999 yılında çekilen bu filmin adı “Mr. Rock n’ Roll: The Alan Freed Story”dir.

Fats Domino

 

Alan Freed’in radyo programının gözdesi de siyahi şarkıcı da Fats Domino’dur. Domino, beyazların listesinde yer alan ilk siyahidir. Esasında ne rock’n’roll müzisyenidir ne blues. Her iki türle de akraba denebilecek boogie woogie temsilcisidir kendisi. Biraz açarsak neşeli melodileriyle bilinen düzenli bass gitarlarla bezeli piyano olmazsa olmaz bir türdür boogie woogie. 

Elbette bu Fats Domino’nun geniş yelpazesinden kaynaklanan bir durum ve kendisine blues, rock’n’roll hatta caz müzisyeni desek de yanlış sayılmaz. Domino’yla ilgili bilinen en ünlü olaylardan biri 2005 yılında olan Katrina Kasırgası’nda öldüğünün sanılması ve daha sonra kurtarıldığının anlaşılmasıdır. Kasırga olduğu sırada 77 yaşında olan Domino pek çok tanıdığının aksine bir yerlere gitmeyip, yataktan kalkamayacak durumda olan karısının yanında kalmayı tercih etmiştir. Hâlâ hayattadır ve müzik kariyerinin yanına bir de oyunculuğu eklemiştir.  Üçüncü sezonunu oynamış olan, şahane dizi The Wire’ın ekibinin elinden çıkma bir diğer şahane dizi Treme’de bizzat kendisini oynamaktadır.

Rock’n’roll’a dönecek olursak, her ne kadar buna direnen güzel insanlar olsa da 50’li yılların başında ırksal tabular sebebiyle resmen ikiye bölünmüştür diyebiliriz. Bir yanda Elvis Presley, Buddy Holly, Eddie Cochran, Ricky Nelson, Gene Vincent, Carl Perkins ve Jerry Lee Lewis gibi müzisyenlerin dahil edilebileceği rockabilly; diğer yanda ise doğrudan blues kaynaklı, kompleks yapılı, ritimli ve rockabilliy’e nazaran fazlasıyla sert siyahi rock’n’roll’u vardı.

  Müzikal yapıdaki bu bölünmeyi bir yana koyalım. 1954 yılına dek olan tür içindeki değişimleri, türe ad konmasını, ilk kimin neye Rock’n’Roll dediğini de, hepsini bir tarafta bırakalım. Pek çok insanın başlangıç dediğini biz de kabul edelim.

 Elvis Presley

   Temmuz 1954’te Elvis Presley annesinin doğum günü için yumuşak bir albüm kaydetmek üzere stüdyo kapısını çalar. Yapımcı Sam Philipps de “Bana Siyahlar gibi şarkı söyleyen bir Beyaz verin, bir milyon dolar kazanayım.” diyordur.

 Serseri tavırlarıyla, Siyahlar’ın müziğine olan ilgisiyle ve onların aksanlarını, gırtlaktan söyleyişlerini taklitle başladı Elvis. Dinine bağlı bir Hıristiyan olması yanında her an her çılgınlığı yapmaya hazır bir rocker’dı. Ve siyahla beyaz arasındaki ırksal tabu bir bakıma yıkılır. Amerikan tarihinde ilk kez güneye ait olan bir müzik, ten rengi gözetmeden ülkenin kuzeyindeki gençler tarafından kabul görüyordu. Medyanın yansıttığı imaj; şiddet, kışkırtıcı tavırlar ve her türlü aşırılıktır. Elvis ve de devamındaki rockabilly müzisyenleri siyah deriler içinde, sahnede potansiyel birer tehlike yaratan asi imajı veriyorlardı. 

Çocukluğunda kilise korolarında şarkı söyleyen Elvis blues ve caz ile haşır neşir olur olmaz sesini dinletmek için prodüktörlerin kapılarını aşındırmıştır. I Forgot to Remember to Forget şarkısıyla listelere bir numaradan giren rock’n’roll’un kralı otuz bir tane de filmde oynamıştır. 16 Ağustos 1977’de kalp yetmezliğinden kaybettiğimiz Elvis’in de ölümü hakkında pek çok öykü yazılmıştır. 

Elvis’in ilk lakabı da “Elvis the Pelvis”tir. Bunun nedeni de o şahane kalça kıvırma hareketiyle bilinen dansı olduğu kadar “genç kızların gözdesi” olması da diyebiliriz. Elvis hem bu dansı hem de bir seks sembolü olması nedeniyle sayısız kez sansüre uğrar ki bunların en komiği de bu hareketi yayınlamak istemeyen ama Elvis’ten de vazgeçemeyen TV kanallarının, kendisinin sadece belden yukarısını göstermeleridir.

 Ve Elvis, 1977 yılında obezite sorunu sebebiyle ölmüştür. Bilinen bir şeydir ki kendisi sabahları sosisli ve bol tereyağlı ve içinde daha nice şey barındıran yarım metrelik sandviçler yemektedir. Bu rahatsızlığa sebep olan şeyin eşinden boşanmasıyla birlikte girdiği depresyon olduğu söylenir. Bilinmez elbette aslı nedir. Fakat Elvis efsaneleri ne bitti ne de bitecek gibi görünüyor. O ilk gerçek rockstardır.

   Ve Rock’n’roll R&B’den tamamen kopup kendi pazar alanını yaratır ki bunda da en büyük pay şüphesiz Elvis Presley ve Chuck Berry’ye aittir. 

Chuck Berry

 

1940’lı yılların sonu geldiğinde Gibson gitarlar artık elektriklenmiştir ve bununla birlikte müzikte solo görevi gören saksafon ve piyanonun yükü hafifler. Artık soloların atıldığı enstrüman elektro gitar olur. İşte ilk gerçek elektrogitar solosunu atan insan Chuck Berry’dir.

 Chuck Berry 1955 yılında liste başındaydı. Blues’un yapısını değiştirmiş günümüzde bile sözü edilen sahne hâkimiyeti ve ördek yürüyüşü ile bambaşka bir yere getirmiştir rock’n’roll’u. Ondan etkilenen isimler büyük starlar olmuşlardır. Bu ördek yürüyüşünü birebir alan bir insan da efsane grup AC/DC’den Angus Young olur.  

1950 yılında bir bar grubuyla kariyeri başlar Berry’nin ve bir barda sahne almaktadır. 1955’te listelere girmesini sağlayan Maybeline isimli şarkıdan sonra 1956’da Roll Over Beethoven ile çıkışını sürdürmüş, ardından da You Can’t Catch Me, School Day, Oh Baby Doll isimli şarkılarla ABD sınırları aşıp öncelikle İngiltere, akabinde de tüm dünyada tanınmıştır.

 1957’de Rock’n Roll Music single’ı, sonrasında Sweet Little Sixteen, Johnny B. Goode, Back’ın The USA gibi şarkılarla ününe ün katmıştır. 

Jerry Lee Lewis

 

Rock’n’roll’un ve devamında dallanıp budaklanmasıyla oluşan her türün piyanodan vazgeçemeyişin sebebidir diyebileceğimiz isim Elvis ile aynı plâk şirketinde bulunan Jerry Lee Lewis’tir. Bir kamyonun arkasına koyduğu piyanosuyla sokak sokak dolaşıyor; alkol, kumar ve kadınlar konusunda had safhaya ulaşan çılgınlıklarıyla o dönemlerde fazlaca göze batıyordu. Piyano ile rock’n’roll yapan bu adamı, Great Balls of Fire filminde Dennis Quaid canlandırmıştır. 

Kariyerinin başında rock’n’roll yapmış olsa da daha sonraları country’ye kaymıştır ve bu güzelim kariyeri bir skandalla sarsılır. Daha önce de ufak çapta taşkınlıkları olmuş olan Lewis on üç yaşındaki kuzeniyle evlenmiştir ve medya tarafından topa tutulmuştur. Bunun ardından bir de “Kraliçe benim kıçımı öpsün” hadisesi patlar. Toparla toparlayabilirsen karizmayı o andan sonra. Kraliçe olayı için de şöyle bir rivayet vardır: Jerry Lee Lewis konser sebebiyle Londra’ya gider ama orada da basın yakasını bırakmaz ve sübyancı olduğuna dair yazılar yazılır. O kadar tesirli olur ki bu propaganda hava alanında kimse karşılamaz dahi Lewis’i. Keza konser salonu neredeyse bomboştur, gelen izleyici de oldukça donuktur. Bu üzmekten ziyade sinirlendirir Lewis’i ve Amerika’ya dönmek üzere gittiği hava alanında bir gazeteci kendisini tanır, mikrofonu uzatıp “Kraliçe sizin için sapık diyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz” minvalinde bir soruya “Kraliçe benim kıçımı öpsün” diye yanıt verir.

   Rock’n’roll aile düzenine başkaldırı biçiminde belirmişti ve bu çıkış noktası ile kitlesel bir isyana yol açıyordu. Daha 60’lara varmadan rock’n’roll konserleri yasaklarla tanıştı. Çığ gibi büyüyen bu akım, aileleri ve devlet adamlarını endişelendiriyordu. Müzik endüstrisi ise bu kaynaktan nasıl besleneceğini iyi biliyordu. 

  1958-59 yıllarında rock’n’roll’un yükselişi sırasında ilk kayıplar da verildi. Müzik kariyeri neredeyse biten Jerry Lee Lewis bir yana Chuck Berry de bu dönemde ufak yaşta bir kızla yaptığı eyaletler arası bir yolculukta yakalandı ve federal bir yasayı çiğnediği gerekçesiyle iki yıl hapse mahkûm edildi.     

 

Rockabilly’nin önemli isimlerinden Eddie Cochran ve Gene Vincent’ın içinde bulunduğu taksi bir kamyona çarpınca Cochran olay yerinde öldü ama Vincent sakat kaldı. Bunlar olurken pek çok öncü rock müzisyeni de ya uslandı ya da ortadan yok oldu. Meydanı boş bulan gelenekçi ve de rock’n’roll taraftarı olmayan insanlar arka sokaklarda plâkları yakmaya, müzik istasyonlarını ve usta müzisyenleri boykot etmeye başladılar. Bu dönemde yapımcılar daha evvel ortalığı sallamış olan müzisyenlerin kopyalarını piyasaya sürdüler.

Brenda Lee 

  Kopya müzisyenlerin arasından bir kadın sıyrılabildi öncelikle. 1958’de Dynamite ve 1960’da I’m Sorry albümleriyle adından söz ettiren Brenda Lee, rock tarihinin ilk kadın müzisyenidir diyebiliriz. Serseri tavırlar takınmak, cinselliği ve uyuşturucuyu açık seçik dile getirmek erkeklerin işiydi.  Brenda Lee ise bu erkek egemen dünyada biraz sinirli de olsa bakire kolejli imajına sarılmıştır. Rock ve pop müzik alanından daha da fazlaca country tarzındaki şarkıları sevilen şarkıcının hıçkıran bir sesi vardır.

  Onun yolunda ilerlemeye cesaret eden, tamamı kadınlardan oluşan grup Shangri Las, gospel tarzına yakın olsa da yine kiliseninkileri andıran efektlerle farklı bir şeyler yakaladı. İmaj konusunda da Brenda’nın tam zıttıydılar ve şarkı sözlerinde motosikletli asilerle yaşadıkları aşkları anlattılar.

Rocker kavramı, her ne kadar rock’n’roll Amerika’da da doğsa, İngiltere’ye aittir. Fats Domino başta olmak üzere Little Richard, Eddie Cochran ve Gene Vincent’ın düzenledikleri turnelerle tüm Avrupa rock’n’roll’u tanımış oldu. Ve gidilen her ülkede bu müzisyenlerin taklitçileri baş gösterdi. Avrupa ülkeleri içerisinde rock’n’roll’u kabullenen ve ona bambaşka bir boyut kazandıran İngiltere olmuştur.

İlk müzisyenler az evvel de belirttiğim gibi başlıca ustaların taklitleri gibiydiler. Bunlar arasından sıyrılabilen, pembe rengindeki bol briyantinli saçlarıyla Willie Harris oldu. Ki kendisi Wee Will Harris diye bilinir. Onun dışında pek çıkış yakalayamayan İngiltere Beatles ortaya çıkıncaya dek sessiz kaldı. İngiltere ve Amerika’yı epeyce geriden takip eden Fransa’da Johnny Hallyday, Eddy Mitchell ve Dick Rivers gibi şarkıcılar ünlü Amerikan şarkılarını yorumlamakla yetindiler. Bunlardan Johnn Hallyday biraz daha farklıydı ki kendisine Fransa’nın Elvis’i denmiştir. Uzun yıllar albümler yaptı.