1. 80’lerde Lubunya Olmak

    “Bir benim zannediyordum.”

    Kitabın başlangıcında birkaç sayfa Siyah Pembe Üçgen Derneği’nin neden böyle bir kitabı yayınladığını ve sonrasında seksenli yılların LGBTT bireyler için nasıl geçtiğiyle ilgili genel bir yazıyı buluyorsunuz. Sonrasında da bu yıllarda lubunya olan, seks işçiliği yapan ya da yapmayan dokuz bireyin yaşadıklarını okuyorsunuz.

    Siyasi düşüncesi ne olursa olsun 1980 askeri darbesi Türkiye’de yaşayan her bireyi olumsuz etkiledi, bu hepimizin bildiği bir şey. Bir de geçmişe, hali hazırda dışlanan, risk grubu atfedilen, “iğrenç” bulunan insanların gözüyle bakıyoruz.

    Çoğu ilkokul çağlarında farklı olduğunu kabul ediyor, bunu kendi keşfetmese de komşusunun, okuldaki öğretmenlerinin, mahalledeki arkadaşlarının gözlerinde, kendisine şiddet uygulan ebeveynlerinin ve kardeşlerinin hakaretlerinde ve küfürlerinde anlıyor. Hepsi de çevresinde benzer birini göremediği için koca evrende yalnız olduğunu düşünüyor ve hepsinin hikâyesinde de “bir benim zannediyordum” cümlesi geçiyor. Başkaları da olduğunu barların, kulüplerin, genel evlerin varlığına şahit olduklarında anlıyorlar. Erkek bedenine sıkışmış kadınlar, kadın bedenine sıkışmış erkekler, içinden geldiği gibi giyinemeyenler, konuşması ya da güzelliğiyle dikkatleri çekenler o aileden birileriyle tanıştığı andan itibaren hayatları değişiyor. Evet, kocaman bir ailedir LGBTT. Kimi zaman kendi içinde tartışır, birbirlerine kırılırlar, kimi zaman küser bir müddet konuşmazlar ama içlerinden biri öldüğünde yine kendileri kalanın cenazesini kaldırır. Birisi öldürüldüğünde hesap soran yine o aile olur. Birisi kendini keşfettiğinde, zor gününde, yine onlar yanında olur.

    Bugün bir anne baba, çocuğu açıldığı ve LGBTT bir birey olduğunu söylediği anda dünyanın eziyetini eder, tepki verir, kabul etmez, kendince tedavi ettirmeye kalkar –sanki bu sonradan edinilen bir şey ya da hastalıkmış gibi- ama ben biliyorum ki en sert tepkileri verenler yine geçmişte lubunyalarla tanışanlar. O zamanlar güvenli gördüğü emniyet müdürlüklerinde işkenceye maruz kalanları, tecavüze uğrayanları istismar eden bireylerin, sokakta kaldıklarında tepelerine dikilen bekçilerin, parkta yanlarına yanaşanların, hastanede rüşvet alanların, birilerine peşkeş çekenlerin hepsinin birden buhar olduğunu zannetmiyorum.

    Öyle bir toplum ki bizimki, herkes ahlaklıdır. Önemli olan insanın içinde, en derininde nasıl hissettiği değildir, çevrenin gözünde nasıl olduğundur. Toplumun çoğunluğu heteroseksüelse, işin içine bir de din giriyorsa, öyleyse geriye kalan her bir azınlık “iğrenç”tir, “yanlış”tır. Sonra ya yanlışı düzeltmeye ya da iğrençlikten kurtulmaya çalışırlar. 30 senedir vazgeçilmeyen bir uygulamadır, seks işçilerini toplayıp, ıssız bir yerde, genelde beş parasız ve de çıplak şekilde bırakma. Böylelikle kendi kapılarının önünü temizlemiş olurlar. Bazen de sizi bezdirmeye çalışırlar. Çuvallara koyarlar, çuvalın içine bir kedi bırakır ve kediye vururlar. Kızışan kedi sizi parçalar. Sizi falakaya yatırırlar, sopalarlar. Sizi cezalandırmak için becerirler. Çünkü bu toplumda becerilmek çok ağır bir cezadır. Erkeğin, kolluk güçlerinin, yönetimdekilerin, idarecilerin en büyük kozudur sizi kirletmek. Kirlenebilen bir şeydir yani insan. Bembeyaz bir tişörte sıçrayan çamur gibidir onlar. Kulüpleri kapatırlar, cinsiyet değiştirme ameliyatlarınızı yasaklarlar, sizi size ait olmayan bir renkteki kimliğe mecbur bırakıp, sonra o kimliği gerektiğinde kullandığınız için cezalandırırlar. İşte bu kitapta onlar var.

    Bu kitapta otuz yıldır toplumun görmezden geldiği, en ağzına gelen küfürde canını yaktığı, gördüğünde suratını buruşturduğu, başka hiçbir seçenek bırakmadığı için seks işçiliği yapmak zorunda kalan ve bu zorunluluk yüzünden de yine yargıladığı, dövdüğü, dışladığı, sindirmeye çalıştığı, yok saydığı, tahammül edemediği lubunyalar var. Sizi empatiye davet etmiyorlar, mümkün değil biliyorlar, “sadece okuyun” diyorlar, “siz sağcılar solcular, siz seksenlerde neler yaşadık diyenler, bir de bize bakın, biz neler yaşadık,” diyorlar.

    Kitabın devamının geleceğini de belirtiyor dernek. Bu kitabı da kitabevlerinde bulamayacaksınız. Aşağıdaki yerlerden birine mail atar, telefon açar adresinizi bırakır ya da herhangi birine uğrarsanız ücretsiz olarak edinebilirsiniz.

    İletişim için:

    İstanbul:  Lambdaistanbul ve İstanbul LGBTT

    Ankara:  Kaos GL ve Pembe Hayat LGBTT

    İzmir: Siyah Pembe Üçgen Derneği

     E-mail: dernek@siyahpembe.org

    Telefon: 02324644459

  2. Kırmız

     








    25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için Uluslararası Mücadele Günü nedeniyle Patria, Minerva ve Maria Theresa Mirabal Kardeşler’e saygılarımla…

    Al beni ve kirlet.

    Sonra su kentlerinde yıka,  boğ sonra beni.

    “Bir ihanet daha yetim kalıyor!”

    diye tam bağıracakken,

    artık özgürüm,

    öyle yalnızım ki…

    (Orospu Kırmızı, Umay Umay)

    Kırmızı, kıpkırmızı her şey. Kıpırdayamıyorum. Hiçbir şey görmüyorum. Hiçbir şey hissedemiyorum. Gözlerimde korkunç bir ağrı hissetmiştim az evvel, şimdiyse o ağrının çok daha fazlasına razıyım, yeter ki herhangi bir şey hissedeyim.

    Neredeyim ben? Ne oldu bana? Şuurumu mu kaybettim? Bir şeyi kaybettiğimizde ne yapıyorduk? Sondan geriye doğru yaptıklarımızı düşünüyor ve buluyorduk. Nefesim kesilmişti en son. Hemen öncesinde kafama bir şeyle vurulmuştu. İki kez. İlki beni durdurmak, ikincisi düşürmek için. Sahi, nereye düştüm ki ben? Evimdeydim. Kaçıyordum. Dış kapıya doğru koşuyordum.

    Ahmet! Ahmet vardı evde. O mu vurdu kafama? Gözlerini gördüm en son, elleri boynumdayken hiddetle parlayan yemyeşil gözleri, sonra kıpkırmızı oldu her yer.

    Parmağımızın ucuyla dokunsaydık demirle bakır arasında olurdu.

    Avucumuzun içine alsaydık, yakardı.

    Tatsaydık tuzlu bir et gibi yok olurdu.

    Ağzımıza alsaydık doldururdu.

    Koklasaydık at gibi kokardı.

    Çiçek gibi koksaydı papatyaya benzerdi, kırmızı güle değil.

    (Benim Adım Kırmızı, Orhan Pamuk)

    Ben Tune. Çocukken doktora zamanında yetişemediğinden felç geçiren, sağ bacağı soldakinden daha kısa, bu yüzden de her yere, herkesten daha yavaş ve aksaya aksaya giden Tune.  Bu yüzden mi yetişemedim Ahmet’e, bilemiyorum ama tutkumuzun bitişinin önüne geçemedim işte.

    Senelerdir dokunmadı bana. O dokunamazken ben niyetlenemezdim ona. Günahtı, ayıptı. Zirve diyor iş yerindeki kadınlar, uzun uzun anlatıyorlar. Dokunulmak yetti bana hep, yoktu gözüm daha yükseğinde, zirvesinde. Olmadı hiç çocuğum. Kocamın benden önceki karısından bir çocuğu olduğuna, doğumda ikisini birden kaybettiğine göre bende olmalıydı sorun. İyileştiremedim ki kendimi.

    Dokunduğu zamanlarda da bakmadı ki bana. Baksa ne görürdü emin olduğundan gerek duymadı ki.

    Erkek ne olursa olsun,

    bedenine elleriyle dokunmak istediğini söyler.

    Ama belki bakmadan;

    burada bakmanın hiçbir anlamı yoktur çünkü.

    (Mavi Gözler Siyah Saçlar, Marguerite Duras)

    Kızoğlankız geldim ona. Benden önceki karısı, muhtemelen benden sonraki karısı gibi. Ayıptı, günahtı diğer türlüsü. Siyah beyaz bir odada, üçüncü rengim olmuştu kırmızı, bembeyaz bir çarşafta. Gururlanmıştım, görmesi için yatağın kenarına doğru kaymıştım. Derin bir oh çektiğini duymuştum dikkat kesilip.

    Nefesim kesildiğinde de duydum o derin oh çekişini. Kurtulmuş işte benden. Neden geç kaldın diyeni olmayacaktı şimdi. Çalıştığım için, bu yuvayı geçindirmeye çalışırken ben de katkıda bulunduğum için hakkım var sandım onun üzerinde. Ne büyük aptalmışım ki itaat etmedim kocama. Her akşam işten gelip yemeğini hazırladım, önüne koydum, o yedi ben bulaşıkları yıkadım. O televizyon izledi ben çayını verdim. Çayı bitti, meyvelerini yıkadım, soydum, hazırladım, yedirdim. Yatağını hazırladım. Soğuk yatağa girmesin diye hep ondan önce girdim yorganların altına, ısıttım o gelene kadar. Sabahları ondan önce kalktım hep, kahvaltısını hazırladım, önce onu gönderdim işe güler yüzümle, sonra ben çıktım evden. Bir dediğini iki etmedim, kulu, kölesi oldum. Tüm bunları bir kefeye koydum ve diğer kefede “dır dır” ettim sadece, neden geç kaldığını bilmek istedim eve. Bir tek sefer, dengemiz bozulmaz zannedip, beni yiyip kemiren şeyi, günlerdir kokusunu, bakışını değiştiren şeyin bir kadın olmadığına emin olmak için sordum sadece.

    Kırmızı, kıpkırmızı her şey. Kıpırdayamıyorum. Kırmız Böceği gibi ezildim, kırmızıya bulandım, yalnızlığı, ölümü tattım. Sevgiye, saygıya, var olmaya inat, son nefesimi kocamın, beyimin avuçlarında verdim. Ben geçmişin şeridine göz atarken, yaptığımı sorgularken sağlık ekibi geldi, seslerini duydum sadece. “Kalp krizi,” dediler, göz kapaklarımın ardındaki kırmızıya bakmadan.

    Derler ki duymak, en son ölen yeteneklerimizdendir, öyle ki cesetler, yüzlerine çekilen yatak çarşafının hışırtışısını, ilk dökülen gözyaşlarını, kapanan pencereyi, tahta merdivenlerdeki ayak seslerini, hayattan insafsız ayrılışı, doktorun hışırtılı kalemini duyarlar. Bu yüzden bizim kuşak ölünün odasında öyle alçak sesle konuşur. Bu yüzden eskilerin titremeleri boşuna değildir. Ceset dul kalanın, çocuğun, baca külahı takırtısının, titreme bastonlarının, gece boyunca geriye doğru çözülmüş yaşamların sesini duyar.

    (Ölürken, Jim Crace)

    Ben Tune, ölümü kocasının elinden olan, hiçbir şey görmemesi, duymaması, hissetmemesi, var olmaması gereken kadın. Ölümü karanlık ya da bir ışık huzmesi sanırken, kıpkırmızı ölen kadın.

    Yürek neden görünmez can verene kadar?

    Renkler gölgesini arar.

    Güne daha var.

    Çakıl taşları çalmışsın kaybolan keder,

    Korkusuzluk var yine kırmızı sözlerde.

    Gözlerinde bir şarkı mı var?

    Sonra hislerini kurtaran

    Çok koştum çok yanıldım ben,

    Çoğu kez kaçtım sevgiden,

    Bir gece geldin yeniden,

    Yine ben kaybolup giden.

    (Kırmızı, Görkem Yeltan, Beste: Mehmet Güreli)

    25 Kasım,
    Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması için
    Uluslararası Mücadele Günü
    nedeniyle Patria, Minerva ve Maria Theresa Mirabal Kardeşler’e
    saygılarımla…

  3. Eda

                         

                         

    Güzellik sübjektiftir, deriz. Ama yine de bazı güzellikler için hepimiz aynı fikirdeyizdir. Bazen, çoğunluk öyle dediği için de güzellik genel geçer olabilirse de, güzel, güzeldir işte. Ufak yerleşim yerlerinde güzel olan kadınlar daha kolay fark edilir. Haklarında daha fazla konuşulur. Bazen de bir asılsız dedikodu gerçekten kötü şeylere sebep olur.

    Anadolu’da çoğu insan yaz aylarını geçirmek üzere daha serin olan yerlere, yaylalara gider. Eda da sağır ve dilsiz, yani ahraz kocasıyla birlikte beş altı ailenin kaldığı bir yaylada, ufak bir çadırda yaşamaktadır.

    Ahraz minibüs şoförüdür ve haftada bir kez yayladan ilçeye, ilçeden de yaylaya insanları taşır. Haftanın geri kalan günlerinde başka yollardadır. Karısı Eda’yla birlikte geçirdikleri tek bir geceleri vardır. Ahraz ilçedeyken Eda da sekiz dokuz yaşlarında, kıvırcık sarı saçları, küçük kahverengi gözleriyle her şeyi merak eden bir kız çocuğuyla vakit geçirir. Kocasının geleceği günler huzursuzdur, mutsuzdur, sıkıntılıdır Eda. Küçük kız da dertleştikleri bir gün öğrenmiştir ki, kendi rızasıyla evlenmemiştir o adamla. Eda, ilçe ile yayla arasında, kendilerininki dışında başka hiçbir evin olmadığı tahtadan ve taştan yapılmış derme çatma bir evin tek kızıdır. Kendini bildi bileli annesinden ve babasından dayak yemiş, bundan kurtulmak için de bir sene önce, daha on beş yaşındayken bu ahraz şoförle evlenmiştir.

    Evlendiği günden önce de, sonra da, şimdilerde de gittiği her yerde, herkesin gözleri onun üzerindedir. Beyaz, süt gibi teni güneş altında göz kamaştırır. İri ve siyah gözleri kimseyle kesişmese de herkesle fingirdeşmiştir, sutyenlerinde zapt edemediği kocaman memeleri herkesin rüyalarını süsler, kemikli bedeni ne giyerse giysin dikkat çeker. Bir de iki aylık bebeği vardır Eda’nın. Çocuk ruhunun sokuşturuldu kemik ve et yığınında sürekli bebeğiyle gezer. Oyuncak bebekleri olmamıştır hiç, onun acısını çıkarır oğluyla. Dikiş dikmeyi yemek yapmadan önce öğrenir ki bebeğine yeni kıyafetler dikebilsin, onu süsleyip giydirebilsin. Yemeği de sağdan soldan, çok da arkadaşı olan küçük kızdan öğrenir. Kız annesine sorar, gelir Eda’ya anlatır.

    Kız kitaplar okur, gelir Eda’ya anlatır. Okuma yazma da bilmez Eda.

    Yine bir gün sigara böreği yapacaklardır. Kızı annesi bırakmaz. Geç gider Eda’nın yanına. Bakar ki Eda her şeyi hazırlamış, onu beklemektedir. Otururlar yufkaları keserler, içlerine maydanozlu, kırmızıbiberli, rendelenmiş peynirleri koyarlar, sararlar ve kızgın yağın içine bırakırlar. Eda’nın ağzından bir anlık sesli düşünür: “Yaşamak istemiyorum,” der. Tam küçük kız bir sigara böreğini daha yağın içine bırakırken söylemiştir bunu. Kız o şaşkınlıkla elini de daldırmıştır yağın içine. Sol elinin üzeri tamamen yanar. Eda koşturur, buzdolabı olan bir komşudan buz parçası alır gelir, bir bez parçasına sararlar ve kızın elinin üzerinde tutarlar.

    Birkaç gün sonra da ilk defa sarma yapmaya çalışırlar. Üzüm yaprakları yani tevekler haşlanır, hazırlanır. Sarmanın içine konacak pirinç hazırlanır tam sarmaya oturacakken beklenmedik bir şekilde Ahraz geliverir. Küçük kız çadırın dışına çıkar ve ileride bir taşın üzerine oturup bekler. İçeriden sesler gelir ama belli ki Ahraz Eda’yı hırpalıyordur. Bir şey yapamaz küçük kız. Kendi çadırlarına döner.

    Ertesi sabah erken saatlerde çığlıklarla, ağıtlarla uyanır. Ne olduğunu çok sonra anlayacaktır. Ahraz akşamki kavgadan sonra çekip gitmiştir ve Eda kendini zehirleyip, ölmüştür. Tartışmalarının sebebi de birkaç gün önce, Ahraz ilçedeyken Eda’yı görmeye gelen iki akrabasıdır. Eda onları çadıra almıştır, birkaç saat içeride kalmışlardır, sonra da uğurlamıştır. Ama çevredeki insanlar bunu bilmezler ve kendi aralarında Eda’nın çadıra iki adam aldığı konuşulup durur, bu da bir şekilde Ahraz’ın kulağına gitmiştir. Boşamak istemiştir Eda’yı, o da annesinin evine dönemeyeceğinden, çıkmaza girdiğinden, oğlunu da geride bırakıp kendini öldürmüştür. Not bırakmamıştır geride, okuma yazma bilmediğinden. Ufak bir mendil bulurlar başucunda, tek mal varlığı bir çift altın küpe ve küçük kızın çadırda unuttuğu kırmızı bir lastik toka vardır içinde. Mendilin üzerine kömürle yazılmış bir “A” harfi vardır. Küçük kızın adının baş harfi.

    Annesi kızın almasına izin vermez bu mendili ve Ahraz’a teslim eder küpeleri. Hemen cenaze töreni yapılır Eda’nın. Bir evin önünde tahta bir masa atılır, üzerine yatırılır cansız bedeni. Etrafındaki kadınlar elleriyle su dökerler Eda’nın vücuduna, her yerine dokunurlar. Bacaklarının arasından kırmızı akıyordur su. Kanıyordur bacaklarının arası. Küçük kız evin damından izliyordur her şeyi. Yanında kız kardeşi vardır ve gizlendikleri yerde kimsenin onları fark etmemesi gerekirken duydukları sesle birlikte çığlık çığlığa bağırırlar. Tavuk sesidir bu, kimseyi inandıramasalar da “Edaaaaa” diye bağırıyordur tavuklar.

    Annesi koşarak yanlarına gelir, iki tokat patlatır minik yüzlerine kızlarının, “ne işiniz var burada?” diye sorar. “Eda kanıyor, ölmemiş, kanıyor” diye bağırır küçük kız. Kardeşi sadece ağlıyordur yediği tokadın etkisiyle.

    Aradan bir sene geçmeden başkasıyla evlenir Ahraz, çocuğuna bakacak bir kadın lazımdır elbette ki. Kimse Eda’dan bahsetmez olur. Sol elindeki yanık iziyle yirmili yaşlarının sonuna gelen o küçük kız hariç kimse hatırlamıyor gibidir Eda’yı. İşte o kız da oturur bu satırları yazar, sizler de bilin Eda’yı diye.

    Görsel: Lauren Albert

  4. Satanizm

    Satanizm nedir? İç İşleri Bakanlığı’nın baştan savma biçimde hazırladığı dosyadaki gündem çarpıtılmak istendiği anda bir numaralı malzeme olarak kullanılan konudur.

    En son 2004 yılında müthiş yalancılığıyla, karalama kampanyalarıyla, habercilik dışındaki her türlü vasfıyla nam salmış Star Haber Dergisi’nin kapak yaptığı konunun üzerine bugünlerde pek gidilmiyor. Klasik olarak, ulusal basının önemli bir gündem konusunu, örneğin on binlerce insanın katıldığı sansür protestosu yürüyüşünü, Hopa’da gerçekten olan olayları haber yapmak yerine elinden geldiğince başka konularla gündemi meşgul etmesi olağandır. Tecrübelerimden yola çıkarak biliyorum ki, yakın bir zamanda birileri daha çıkıp “Epeydir Satanizm hakkında haber yapmadık, hadi yapalım” diyecektir. Bu sefer önlemimizi alalım, aslında Satanizm neymiş ve ne değilmiş, enine boyuna irdeleyelim istedim.

    Satanizm, Satan kelimesinden türemiştir. “Satan’a, şeytana inanma, tapınma” gibi bir anlamda kullanılsa da özünde İskandinav ülkelerinde baş göstermiş, Hıristiyanlık karşıtı bir inanıştan fazlası değildir.

    “Satan” eski dini metinlere göre İbranice “aşatan” (hasım, düşman) kelimesidir. Pek çok dini kaynağa göre tanrıya ilk baş kaldırandır. Topraktan yaratılan insana, nurdan yaratılan meleklerin secde etmesi istenir. Oysa kendisi de bir melek olan Lucifer (şeytan) bunu reddeder ve cennetten kovulur. Lucifer ve Satan dışındaki diğer isimlerinden birkaçı da Diabolos (kara çalan), İblislerin Efendisi, Baal Zebub, Mefistofeles, Azazel’dir.

    Satanizm’in gerçekten var olduğu, büyüyle ve doğaüstü güçlerle desteklendiği, asıl kökeninin Antik Satanizm olduğu İskandinav topraklarında Satanizm bir inanç değil, felsefi düşüncedir.

    Satanizm kelimesini ilk olarak kullanan Katalik Kilisesi olmuştur. Hıristiyanlık’ın yayılmaya başlamasından çok daha önceleri (M.Ö. 800-1100) bugünkü Avrupa’nın kuzeyi, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya, İzlanda, Faerö Adaları ve Svalbard Adaları’nın olduğu yerler tüm Avrupa’nın uygarlık merkeziydi. Hıristiyanlık’ın yayılmaya başladığı anda bu topraklarda her şey değişti. Gezici vaizler ve bunların arkalarında bıraktığı yerleşik sempatizan gruplarla insanların hayatlarını değiştiren bir yayılma politikası söz konusu oldu.

    Belirli bölgelerde inançlı insanlar, maddi durumu iyi olan insanların evlerinde toplanıyorlar ve kiliseleri kuruyorlardı. Bu cemaatler genellikle Pagan kökenli Hıristiyanlar ve Musevi kökenli Hıristiyanlar tarafından oluşturuluyordu. Bir süre sonra gerçek Hıristiyanlar olduklarını iddia eden Musevi kökenli dindarlar Pagan soylularla aynı ilkeleri paylaşmamaya başladılar. Onların tanrının seçtiği soydan gelmediğini, sünnet görevini yerine getirmedikleri için onun işaretini taşımadıklarını, kutsal ekmek ve şarabın kendilerine ait olduğunu iddia ettiler.

    Paganlar, Hıristiyanlık’tan önce özellikle kırsal kesimlerde yaşayanların bağlı kaldığı çok tanrılı bir inanca sahiplerdi. Paganizm diye bilinen bu inanca Hıristiyanlık putperestlik olarak bakmıştır. Hıristiyanlaşan Paganlara karşı kiliselere savaş açan Pagan şövalyeleri ortaya çıkmıştır. Katolik Kilisesi bu şövalyelerin ölümlerini meşrulaştırmak için onların şeytana taptıklarını iddia etmiştir. Atalarının dinlerine, tabiat kaynaklı inançlarına sahip çıkan insanlar başlangıçta dağınık küçük gruplarken daha sonra Anti Hıristiyan bir şekilde bir araya gelip güçlenmişlerdir. Aradan yüzyıllar geçtikçe bu tepki yön değiştirmişse de kaybolmamıştır. Bugün hâlâ var olan bu tepki çetelere, daha sonra da mafya örgütlerine evirilmiştir. Bu örgütler  kiliseleri yakmaya dek varan eylemler gerçekleştirmektedirler.

    Şeytan denen şeyin elbette bir şekli şemalı vardır. Günümüzde pek çok insanın basında gördüğü için bildiği bu görüntü Hıristiyanlık öncesi Avrupa’da Roma İmparatorluğu’nun dışında kalan topraklardaki yerlilerin çok tanrılı dinlerindeki Pan’a aittir. Pan, zevk ve bereket tanrı, iri yarı, belden aşağısı keçiye benzer, sakallı ve boynuzlu bir yaratıktır. Eski çizimlerde göründüğü kadarıyla çiftçiler Pan’ı bir çemberin ortasına alır etrafında dans ederler ve Pan da bu inanca karşılık topraklarına bereket getirir.

    Aradan yüzlerce yıl geçer ve eski dinler unutulmaya başlanır. 14-15. yy.’da savaşlar, salgın hastalıklar ve kıtlıklar baş gösterdiğinde kilise bunların kaynağının şeytan ve ona inançları olan cadılar olduğunu iddia eder ve bunu sembolleştirmek için de insanların bereket için taptığı Pan’ın heykelleri ve resimleri kullanılır. Elinde flütüyle zevk ve bereketten başka bir şeyin sembolü olmayan Pan bir anda şeytan ilan edilir.

    Aztek Uygarlığı’nda, Eski Yunan Uygarlıkları’nda ve Doğu dinlerinde dahi ölüm getiren ve yok eden tanrılardan saygıyla bahsedilir. Hıristiyanlık inanışında da Lucifer sadece kovulmuş bir melektir. Oysa kilise istediği şekilde yönlendirme yapmış ve insanları korkuyla yönetmiş, bunun kaynağını da şeytan figüründen almıştır. Kilise güçlendikçe ona olan tepki de büyümüş Pagan şövalyeleri bir anda şeytana tapan insanlar olarak kalmıştır.

    Felsefi açıdan şeytan ve ona tapınma:

    Günümüz İskandinav ülkelerinde şeytan tamamen simgesel bir unsurdur. Şeytan tanrıya karşı gelmiştir ve amacı insanları tanrıdan uzaklaştırmak, böylece kendini tanrıya ispatlamaktır. Satanizm’in temelinde de dinlere, tanrıya ve onun buyruklarına baş kaldırma, inkâr etme olduğu için şeytanla sonradan adı Satanizm olacak inanç arasında sıkı bir felsefi bağ oluşur. Tanrının buyrukları bütünüyle saçmadır ve insanları gelişimden, özgür iradeden alıkoymaktadır. Şeytan ile akıl ve özgür irade arasında doğal olarak bir bağlantı kurulur. Akılsal ve gerçekçi olan pek çok şey Tanrı tarafından yasaklanmıştır. Oysa Satanizm’de sorgulama vardır, gerçeklere sorgulamalarla ulaşılır.

    Tanrı salt ve sorgusuz inancı simgelerken Şeytan sorgu ve aklı simgeler. Satanizm içinde şeytan tapılan bir varlık değil, akli bir gerçekliğin simgesidir. Yani Satanizm şeytana tapınmak değil, tüm doğaüstü güçleri reddetmektir ve gerçekçi bir yaşam felsefesidir.

    Türkiye’de Satanizm:

    Türkiye’de Satanizm’le ilgili olaylar 1999 yılında patlak vermiştir. Gündemi az çok takip eden herkes hatırlayacaktır ki bu tarihte Ortaköy’de, Şehriban Coşkunfırat isimli, evinin 6. çocuğu olan genç kız, sahilde içmekte olan bir grup genç tarafından, depremin şeytanın uyarısı olması ve ona kurban vermeleri gerektiği gibi saçma bir düşünceyle öldürülmüştü. İçlerinden biriyle arasında birliktelik olan Şehriban bıçaklanarak öldürülmüş sonra da cesedine tecavüz edilmeye çalışılmış ve bunu başaramadıklarından cesedi yumruklanmıştı. Bu gençler “kasten adam öldürmek ve hırsızlık” suçlarından yirmi beşer yıl hapis cezasına çarptırıldılar ve ifadelerini polis sorgusundaki işkence sebebiyle böyle verdiklerini daha sonra dile getirdiyseler de bu durum açıklığa kavuşmadı. İki sene kadar süren duruşmalarla failler“satanist” imajıyla basında oldukça fazla yer aldılar.

    Bu gençler uzun saçlı oldukları, rock ve heavy metal dinledikleri iddiasıyla o dönem bu müziği dinleyen herkesin kâbusu oldular. Dönemin dergilerinden bugün dahi saygıyla andığımız Non Serviam’ın yazarlarından Kerim Tunçay köşesinde konuyla ilgili şöyle demiştir: “İki kendini bilmezin işlediği cinayetin arkasında polis organize suç olduğunu tahmin ederek sokaklardaki 400 kadar suçsuz uzun saçlı metalciyi gözaltına aldı. Bu mantığa göre acaba polis arkasında irticai hareketin yattığı kesin olan Kışlalı cinayetinin ardından niye irticai harekete mensup yüzlerce kişiyi sokaklarda gözaltına almadı?”

    Bu olayın bu boyuta gelmesinin sebebi, dönemin DGM savcısının olayı cinayet boyutundan çıkarıp terör gibi lanse etmesidir. Halk arasında da olay cinayetten ziyade dini istismar olarak kabul görmüştür. Oysaki Anayasa’nın 24. maddesi gereği “Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. Kimse ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.” Bunu bilen DGM savcısı Kışlalı cinayetinin ört bas edilmesi amacıyla satanizmi gündeme getirmiştir, nitekim de başarılı olmuştur.

    Basın olayın üzerine, DGM savcısının yönlendirmesiyle birlikte Satanizm’den gitmiş ve saçma sapan raporlarla yüzlerce insan göz altına alınıp dövülmüş, bununla da kalınmamış, bar ve cafeler basılmıştır. Yurt dışından getirilen pek çok müzik cd’leri, kasetleri ve dergilerinin girişine izin verilmemiş, insanların uğrak yeri olan, Kadıköy’deki Akmar Pasajı’na onlarca kez baskınlar düzenlenmiş, müzik dükkânlarının sahipleri, çalışanları, alış veriş için gelen müşteriler sorgulanmıltır. Sadece kulağında küpe olduğu için sokaklarda dayak yiyen insanlar söz konusu olmuştur. En garibi de bugün “imaj” niyetine küpe takan “ülkücü” gençlerin sokaklarda insanları hırpalamasıdır. İstanbul’da başlayan bu olaylar Anadolu’nun her yerinde yankı buldu. Adana’da benim de içinde bulunduğum bir avuç metal dinleyicinin evleri defalarca kez arandı, ebeveynlerimize “ne biçim evlat yetiştirmişsiniz” dendi. Gençlerin dinlediği müziği hali hazırda onaylamayan ebeveynler telaşlandı ve özünde “Barış, çevre kirliliği, ırkçılık karşıtı ve mitolojik hikâyeler” olan koskoca bir müzik türü ayin müzikleri sanıldı.

    Gerçekle alakası olmayan resmi raporlar gereğince hepimiz kedi kanı içen, bakirelere tecavüz eden, ahlaksız insanlar olarak etiketlendik. Sonuç olarak plak şirketleri kapandı, dergiler toplatıldı, radyo ve tv programları kaldırıldı, konserler iptal edildi, stüdyolar yerle bir edildi. Uzun saçlı insanlar sokakta yürüyemez hâle geldi.

    Bugün sosyal medya dolayısıyla artık yaygın hale gelen “chat”, o dönemlerde genellikle forumlar, ondan daha da önce “irc” sohbet odalarıyla yapılırdı. İnsanlarla tanıştığın bu yerlerde kişisel ve ailevi problemi olan insanlar bir grup ilgi çekme amacındaki insan tarafından kandırılmaya başlandı. “Satanist olmak, uyuşturucu kullanmak, seks yapmak” farklı olmak demekti. Dünya geneli mafya eylemi olan maneviyatı kullanarak parası olanın parasını, olmayanın hizmetini kullanan satanizm Türkiye’de sanal dünyada bir iki kişinin başı çektiği bir faaliyet olarak kaldı. Kimse kedi kanı içmedi, bakire kurban etmedi.

    1999’da patlayan bu olaylar biraz yatışmışken 2002’de Lara Falay’ın intiharıyla yeniden canlanır. Bu sefer de merkezde lise öğrencileri vardır. Yine Anadolu’nun her yeri karışır. Bununla ilgili hepimizi ağlanacak halimize güldüren bir olay da İzmir’de vuku bulur. Sakin bir mağarada toplanıp bir şeyler içen ve müzik dinleyen gençler tutuklanırlar. 16-17 yaşlarındaki bu insanlarla birlikte “Satanistler İzmir’de” adıyla haberler yapılır ve bir muhabirin “Bakireleri kurban ettiğiniz doğru mu?” sorusuna “İzmir’de bakire kız mı var?” yanıtıyla olayın biraz da olsa saçmalığı anlaşılır. Antalya, Mersin, Konya, Aydın, Adana’da satanistler diye her gün bir başka haber yapılır. Yine gözaltılar, evlere düzenlenen baskınlar söz konusu olur. Polis kendince temizlik yaparken başı çeken Hürriyet ve Milliyet gazeteleriyle birlikte bir araya gelip sohbet etmemiz suç olur. O dönemki manşetlerden anımsadığım bir ayrıntı olayın ne derece saçma olduğunun da resmen kanıtıdır. PKK örgütü mensubunun 15.000 olarak kayıtlara geçtiği günlerde Hürriyet’in manşeti “Türkiye’de 40-50.000 Satanist Var”dır, Milliyet’inki ise “Türkiye’de 50-60.000 Satanist Var”dır.

    2004 yılında yeniden Satanizm gündeme gelir. Cahit Torun isimli avukat nasıl bilir kişi olur, bir fikrim yok ama Cumhurbaşkanlığı’na bir rapor sunar. Var olduğu günler işçi sınıfının eylemleriyle birlikte adını kazanan heavy metal bu sefer de devlet raporlarına girer. İnsanlar ölüm oruçlarında can verirken Ozzie Osbourne’un (ki kendisini daha sonra ev hayatını şov haline getiren, dengesiz bir insan olarak bilirsiniz, oysa ilk heavy metal gruplarından Black Sabbath’ın efsane vokalidir) sahnede civciv ezdiği yazılır. Aslı yoktur bunun olay nereden civcivlere gelir onu da belirteyim. Bir basın toplantısında içeriye dalan yarasayı, muhtemelen kafası epeyce güzel olduğundan yakalayıp parçalayan Ozzie Türkiye’de civcivleri sahnede ezdi, diye bilinir.

    2004 yılında hepimizin artık bildiği irticai faaliyetlerin lideri konumundaki Harun Yahya satanizme el atar. Marilyn Manson o dönem verdiği bir röportajda Darwin’in büyük bir bilim adamı olduğunu dile getirmiştir ve Harun Yahya Darwin’i de satanist ilan eder. Bu olaydan bahsederken kurduğu bağlantıyla birlikte Marilyn Manson’ın Cradle Of Filth adındaki grubun vokali olduğunu söyler. Birazcık müzikle ilgili olan herkes de buna gerçekten gülmüştür. Oysa bizim büyük araştırmacı basınımız Harun Yahya’nın saçmalıklarını gerçek kaynak olarak görür ve o yıllar bu asılsız bilgiler haberdir.

    Burada sormalıyım ki, Anti Hıristiyan bir düşünce olan Satanizm’in %99’unun (!) Müslüman olduğu iddia edilen Türkiye’de ne işi olabilir? Özentilikten ileri gitmeyen bir düşünce, dünya genelinde seks ve uyuşturucu ticaretiyle söz konusuyken Türkiye’de her iki şey için de satanizme ihtiyaç var mıdır?

    Sahne şovu için kullanılan deriler, zincirler, metal tabakalar, dövmeler dinleyicilerin de uygulamalarıyla hayat kazanan şeyler bir süre sonra kendi problemleri sebebiyle “bu dünyaya ait değilim” diye not bırakıp intihar eden insanların hepsiyle özdeşleşir oldu. Heavy Metal vazgeçmeyi değil, kalıp savaşmayı tembihlerken, TV şovları faşist bir grup insanla bu müziği dinleyip, organizasyonlar yapanları, iyi dinleyicileri, dergi yazarlarını karşı karşıya getirir. Bu insanlardan Açık Radyo’nun Beton adlı programını hazırlayıp sunan Mete Sohtaoğlu da Siyaset Meydanı’na konuk olur. Konuyla ilgili yazısını aşağıda görebilirsiniz.

    Aynı şekilde gündemi büyük bir ahmaklıkla ele alan Engin Ardıç’ın o dönemki yazısını ve bahsettiğim avukat Cahit Torun’la ilgili Star Haber Dergisi’nde yer alan ayrıntılı yazıyı ve röportajı da görebilirsiniz.

  5. Mut

    “Göbek bağı kesilir ve tek başına kalırız. Eşsiz ve bağsız. Yalnızlık duygusunun temeli işte bu denli eskidir. ” Talat Parman

    Kesildi göbek bağı, ilk dört sene kayıp. Anlatılanlar var sadece. Başkasının anlattığı hayatta asıl kız/oğlan olmak zor.

    Uyuyamıyorum. Son on senenin zombileri, vampirleri, şekil değiştirenleri yakamı bırakmıyor. Hayatıma sadece canavarları almışım gibi. Ve yalancıyım, hepinize yalanlar söyledim bunca sene. Acımamanızı istedim. Acınacak hâldeydim. Yalanları da doğrularımdan ayıkladım. Ve acıdınız. Bense, bana acıdığınız için sizleri hiç affetmedim.

    Anımsayabildiğim en eski anım dört yaşıma denk geliyor. Küf, tahta ve toprak kokulu bir evin iki göz odasından birindeki tüplü bir televizyondan yayılan ses tüm köyü inletirdi. Ya heyecanlı bir muhabir, ya ruhsuz bir haber spikeri ya da bir futbol maçındaki kalabalık insan güruhu ve onların arasından sıyrılmaya çalışan bir adam olurdu seslerin sahipleri.

    O akşam da milli bir maç söz konusuydu. Annem mutfakta akşam yemeğini hazırlamaya çalışıyor, açlığı dinmedikçe siniri kaybolmayan babam da oturduğu yerden futbol topuyla empati kurmuş hâlde bağırıp duruyordu. Kız kardeşim henüz bir yaşındaydı ve emekliyor, oyuncaklarımı bir yerden diğerine yuvarlıyordu.

    Terziydi annem ve tek oyuncaklarım da onun kullandığı büyüklü küçüklü ip makaralarıydı. Onları kule gibi dizer, sonra bir anda dağıtır ve yerlere saçıldıklarında müthiş bir haz alırdım.

    Birden fazlasını aynı anda taşıyamadığım tabakları ve bardakları yer sofrasına getirip götürüyordum. Ablaydım, sorumluluklarım vardı, evin kocaman kızıydım ve anneme yardım ediyordum. Mutfağa her girişimde annemle göz göze geliyorduk ve gözlerinin içindeki pırıltıda bir sıcaklık hissediyordum. O yıllarda sanırım daha çok seviyordu annem bizleri. Belki de çocuklarıyla ilgili hayal kırıklıkları baş göstermediğindendir.

    Kız kardeşim güzergâhımın üzerine konumlandı ve ben de yolumu değiştirmek zorunda kaldım. Sıra kaşık ve çatallardaydı. Avuçlarıma sığdığı kadarını alıp evin salonuna doğru yol aldım. Hızlıca ve dikkatlice televizyonun önünden geçtim, sofraya ulaştım. Elimdekileri bırakırken bir küfürle yerimden sıçradım. Milli takım gol kaçırmıştı.

    Mutfağa dönüp geriye kalan kaşık ve çatalları getirmek üzere yine televizyonun önünden geçiyordum ki bir küfür daha patladı. Milli takım gol kaçırmıştı. İlki kadar korkmadım ama mutfak kapısının önündeyken dönüp arkama baktım. Üzerime doğru gelen bir dev vardı. Sinirden elleri kolları titriyor, gözlerindeki kan damarlarını olduğum yerden görebiliyordum. “Ba…” dedim ikinci hece ağzımdan çıkamadan yukarı doğru havalanmıştım. Belimden kavramıştı ve canım yanıyordu. Havada silkeledi beni, canım daha çok yandı. Sadece televizyondan gelen sesleri duyuyordum. Dudakları oynuyordu devin, çekiştiriliyordum. Belimde iki çift el vardı şimdi, annem dalındaki bir meyveye ulaşmaya çalışır gibi beni tutmaya, koparmaya çalışıyordu. Dev izin vermiyordu. Dili dişleri arasına sıkışmıştı ve salyalar akıyordu çenesinden aşağı. Salyalara bakarken tüm görüntü bulanmaya başladı. Ağlamaya başlamıştım. Bir anda dış kapıya doğru hareket etti ve kapının açılmasıyla birlikte yağmur damlalarını suratımda buldum. Önce yere doğru attı beni sonra karnıma doğru bir tekme savurdu. Kapının dışına, avluya fırlatıldım, yuvarlandım, yumuşak bir düşüştü. Sağ bileğimden destek almıştım ve acıyan tek yer de orasıydı. Bir anda karanlık çöktü, kapı üzerime kapanmıştı. Yerimden hızla kalktım sol elimi yumruk yaparak kapıya vurmaya başladım. “Baba, karanlık, içeri al beni,” dedim. Girmek istediğimden de emin olamadım sonra. Çığlıklar, bağırmalar, küfürlerle doluydu içerisi. Arkama dönüp baktım, sokak lambaları yoktu evin önünde.

    Korkmaya ve ağlamaya başladım. Aynı cümleyi sürekli tekrar ediyor hıçkırıklar yüzünden kelimelerin çoğunu da yutuyordum. Avuçlarım terlemişti. Bir uluma sesi geldi cami imamının köpeği olmalıydı. Yakınlardaydı ve ben ondan ölesiye korkuyordum.

    Ev sahibimizdi köyün imamı ve evimiz de caminin bitişiğindeydi. Üst kata imamın evine baktım ama ışıkları yanmıyordu. Yapayalnızdım kapının önünde ve imamın köpeği beni yemek için yanıma geliyor olmalıydı. Sesim yükseldi, tizleşti ve artık sadece “Baabaaaa” diye bağırmaya başladım. Gerisini unutmuştum söylediğimin, neden bağırdığımı da unutmuştum. Önümde nemli, ıslak bir tahta kapı duruyordu ve tırnaklarımın arasına daha çok tahta parçası sokmak istercesine tırmalıyordum kapıyı. Kıymıklar etime giriyor, her seferinde daha da fazla canım yanıyordu ama ben tırmalamaya devam ediyordum.

    “Almayacaksın içeri, terbiye vermeli bu orospuya, sen şımartın onu,” dedi dev. Tahmin ediyordum bunu derkenki yüzünü. Kendinden emindi, sigara yakıyordu bir yandan, ağzındaki tükürüklerin sıçraması yüzünden filtresi sırılsıklam olmalıydı. Sigarayı parmaklarının arasına aldıktan sonra oturmuş olmalıydı eski yerine

    Devin gürlemesinin ardından sesler kesildi tamamen ve ben de bıraktım tırmalamayı. “Orospu” ne demekti, bunu düşünüyordum. Duymamıştım daha önce bu kelimeyi. Ve tırnak diplerim acıyordu. Avuçlarımı yukarı doğru kaldırdım ama karanlıktan göremiyordum. Arkamı dönüp yeniden karanlığa baktım. Köpek sesi gelmiyordu. Kafamı sağa doğru çevirince büyük taşı gördüm. Yıllar sonra onun aslında teneşir taşı olduğunu fark edince de aynı korkuyu yaşayacaktım. Şimdilik o sadece taştı ve ay ışığı tam üzerine geliyordu. Biraz aydınlık gibiydi orası. Caminin önüne doğru gittim ve kenarda duran tabureyi sürükleyerek taşın yanına getirdim. Önce tabureye sonra da taşın üzerine çıktım. Uzanıp kıvrıldım. Yağmur yağmaya devam ediyordu ama ılıktı damlalar. Isıtıyordu beni.

    İçeride ağlamaya başladığım için sinirlenmiş beni evden dışarı atmıştı. Ağlama sesine tahammül edemiyordu, biliyordum. Her ağlamamda daha da sinirleniyordu. İnsanlar korktuklarında geri çekildiklerine ağladıklarına göre, onları korkutan ve sinirlenenler güçleniyor olmalıydı. Onun daha da güçlü olmasını istemiyordum. Kendi kendime söz verdim o gece teneşir taşının üzerinde. Bundan sonra bana kızdığında hiç ağlamayacaktım.

    Sözümü yirmi beş yaşıma bastığım seneye dek de tuttum. Her kavgamızda gözlerimi ondan ayırdım. Halı desenlerine, kitaplıktaki kitaplara baktım durdum. Ergenliğe girmeden önce, itilip kakılırken, gözlerimi kapardım ve yapabildiğim kadar hızlı bir şekilde sayı sayardım Ne kadar hızlı sayarsam o kadar çabuk bitecek diye düşünürdüm. Ergenlik dönemi ve sonrasındaysa sayı saymanın çözüm olmadığını kanıksamış, oluruna bırakmıştım her şeyi. Bitiyordu nasılsa. On dakika, yarım saat, bir saat tekmeleniyor, yumruklar yiyor, saçlarımdan tutulup sürükleniyordum ama bir an geliyordu ve bitiyordu. Bittiğinde oda hapsi alıyordum. Odama gittiğimde içimden geldiği gibi ağlıyordum. Senelerce kimse görmedi ağladığımı bu sebepten.

    Anılarımı yediğim dayaklara göre kronolojik sıraya dizebiliyorum. Teyzemin yurt dışından ilk gelişi yanağımdaki izin olduğu seneydi mesela. Banyoda düştü, klozet kesti demişlerdi. Yaşım 13-14 olmalı çünkü köylerden kurtulmuş bir ilçeye yerleşmiştik ve evet klozetimiz vardı. Ve evet gerçekten klozet kesmişti yüzümü. Ama düşmemiştim. Teyzem neredeyse on senedir Türkiye’ye gelmemişti ve çok büyüdüğümü söylemişti. Bana rengârenk sutyenler külotlar getirmişti. Bir genç kız bekliyordu karşısında. Oysa korkuları yüzünden, maruz kaldığı istismar yüzünden büyümeyi reddeden, büyümemek için yeni yeni ortaya çıkmaya başlamış memelerini gizlemek için her şeyi yapan ufacık bir çocuk vardı karşısında. Mutfakta beni sıkıştırıp memelerimi çimdiklemişti, sırıtıp büyüyor değil mi bunlar, canın yanıyor olmalı demişti. Neden çimdikledi bilmiyorum ama canım çok yanmıştı. Mahalledeki, okuldaki arkadaşlarım, özelikle de erkekler zaten sürekli çarpıyordu ve canım yanıyordu. Kız kardeşim de tam bir cadalozdu her kavgamızda kasten vururdu göğüslerime. Tüm dünya hıncını minicik memelerimden çıkarıyor gibiydi, önüne gelen canımı yakıyordu işte.

    Bir ay kaldı teyzem bizde ve o gittikten bir hafta sonra ilk reglimi oldum. Kitaplığın arkasına saklanmış “İslam ve Cinsellik” diye bir kitaptan öğrenmiştim regl kanının ne olduğunu. Evdeki tuvalet kâğıtlarıyla ilk üç günü geçirmiştim ama neredeyse her yarım saatte bir tuvalete gitmek zorunda kalıyordum. Kirlenen iç çamaşırlarımı mahallenin çöpüne atıyordum çünkü annem görürse kızar diye düşünüyordum. Zombiydi çünkü, pırıltı yoktu hiç gözlerinde.

    Üçüncü günün akşamı odama gelip bana hasta olup olmadığımı sordu. Hasta değildim. Ama sonra anladım “hasta” derken neyi kastettiğini. Hastalık olmadığını düşünmüştüm okuduklarımdan, normaldi bacaklarının arasından kan gelmesi. Mahallemizdeki bakkala gönderdi beni, “ped alacaksın, çocuk bezlerinin yanında olmalı,” dedi. Bakkalın oğlu vardı kasada ve hayatımın en zor dakikalarıydı sanırım o pedin paketini alıp da kasaya gidip ödeme yapmak. Bok var gibi sırıtıyordu bir de kasadaki çocuk. Eve gelene dek ölüp ölüp dirilmiştim resmen.

    Çok değil bir sene sonra mahalleden arkadaşım bir kızı dışarı çağırmıştım dondurma almaya gitmek için ve erkek kardeşi “Sümeyye artık genç kız oldu, adet oldu, seninle gezemez,” demişti. Demek ki bazı aileler bunları oturup konuşabiliyorlardı. Erkek kardeşi dahi bunu bildiğine göre, öyle olmalıydı. Ben daha önce kanamıştım, ben genç kız değil miydim? Sümeyye’yi balkonlarında gördüm ve başını kapatmıştı. Demek ki artık annesi gibiydi. Başını kapatıp, evden dışarı çıkmayacak, benimle yürüyüşe gitmeyecek, dondurma yemeyecekti. Eve dönüp odama girdiğimde kafamdaki her şey karman çormandı.

    Tek bildiğim dört yaşlarındayken fark ettiğim evimizdeki devin, canavarın beni öldürmeye çalıştığıydı. Öldüremediği için mümkün olduğunca güçsüzleştirmiş, sindirmiş, yok etmeye çalışmıştı. Yılmamıştım ama o çığın altında kalmıştım işte.

    “Ben babamın yuvarladığı, çığın altında kaldım.” Nilgün Marmara

    Görsel: Francesca Woodman

About me

Artemisia Gentileschi